Röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mayıs 2016 Pazar

Sinemamızın Saklı Sanatçısı:Nazan Kesal Röportajı

  Merhaba sevgili okuyucular, çok uzun süredir okulum/işim dolayısıyla blogdan uzak kaldım ve uzun süre önce yapmamıza rağmen bu röportajı ancak yazıya geçirme fırsatım oldu. Belki bu kadar çok ara verdiğim için belki de röportaj gerçekten çok içime sindiği için yazarken çokça heyecan duydum. Bundan sonraki süreçte niyetim düzenli olarak ayda en azından bir iki yazı yazmak yahut röportaj yayımlamak ama zaman ne getirir bilinmez tabii. 

 Bu röportajımız benim için çok özel bir insan olan ve hayranı olduğum sanatçı Nazan Kesal ile. Kendisiyle belki bir filmde, belki bir dizide ama mutlaka harikalar yaratırken karşılaştınız daha önce. Biz ise hepimizin yaşadığı sanatçı/izleyici diyaloğunu bir adım ileriye götürüp sanatçının penceresindeki dünyayı size elimizden geldiğince yansıtmak istedik. Kendisiyle ileri oyunculuk dersi verdiği Bahçeşehir Üniversitesi'nde buluştuk ve kendisinden kariyerine, sektöre bakışına, oyunculuğa dair yol gösterici cevaplar aldık. Umarım sizler de beğenir ve sohbetimizden payınıza düşeni alırsınız.

Nazan Kesal:
 1969 Manisa doğumlu olan sanatçı, İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tiyatro Oyunculuk Bölümü mezunudur. Kariyeri boyunca Diyarbakır Devlet Tiyatrosu, Bursa Devlet Tiyatrosu, Ankara Sanatevi Tiyatrosu, Tiyatro Ayna gibi pek çok tiyatroda oyunculuk ve yönetmenlik yaptı. Sinema alanında Uzak, İklimler, Saç, Vicdan, Toz Bezi gibi filmlerle adından söz ettirmesinin yanında üç de Altın Portakal ödülüne sahip oldu. Televizyon alanında ise Kayıp Şehir, Bugünün Saraylısı gibi projelerle ekranlara geldi. 





-Biraz önce sohbet ederken "İnsanlar beni tanımasınlar, bilmesinler; benim böyle bir isteğim yok, böyle bir ihtiyacım yok." dediniz. Niye böyle düşünüyorsunuz?

-Bizim işimiz seyirciye yaptığımız bir iş, vitrinde duran insanlarız. Doğası gereği tabii ki seyirci üzerinden tanınmak, tanınır olmak kavramlarıyla karşı karşıya kalıyoruz. İşi doğru yaptığın zaman seyirciye ulaşmak anlamında bir sakınca yok ama bu işi yapan, oyuncu olan insanlar bu amacın dışında; yani işi doğru, layıkıyla yapmanın dışında sadece daha popüler olmak adına, daha tanınır olmak adına, daha ünlü olmak adına birtakım işlerin içine giriyorlar ve bu tip insanların ürettiği işler de açıkçası çok heyecan verici olmuyor. O anlamda bu bizim işimizin bir tuzağı gibi dursa da bunu yönetmek oyuncunun elinde olan bir şey. Yani biz seyirciye bir iş yapıyoruz ama seyircideki alkış aslında bizim çok büyük bir tuzağımız. Çünkü o alkış ne kadar yükselirse sana kendini çok iyi hissettirecek bir alkış. Fakat hiçbir zaman"iyi olmak" diye bir kavram yok ki bu işin doğasında. Ben ne oynarsam oynayayım mutlaka eksiktir o; mutlaka daha yapılması gereken, katılması gereken ekstra özellikleri varmıştır o karakterin.
 Bir de bir oyuncunun "Tamam artık, ben bu işi çok iyi biliyorum." duygusu, rahatlaması seyirciye geçtiği zaman popülarite peşinde olan, ürettiğiyle değil de adıyla, sanıyla, namıyla ilgilenen oyuncu durumu oluyor. Hatta yolda sokakta tanınmadığı zaman rahatsız oluyor. Bende tam tersi işte, ben de tanınmaktan rahatsız oluyorum çünkü ben bir aracıyım yani ben yapıtla seyirci arasında bir aracıyım. Dolayısıyla kendimi ne kadar yok edebilirsem, ne kadar az tanınırsam, ne kadar oynadığım karakter üzerinden seyirci ilişki kurarsa ben o oranda başarılı olabildiğine inanan bir oyunculuk anlayışına inanıyorum.

-Peki sizin aradığınız, beklediğiniz nedir oyunculuktan?

-Bir şey ya iyidir ya kötüdür aslında. Bu, o kadar köşeli mi diye düşünürsek sanat yapıtlarında o kadar da köşeli değildir aslında. İyi film vardır, iyi oyuncu vardır, kötü oyuncu vardır. Yani bir oyuncu iyiyse kötü oynama şansı çok fazla yok. Dolayısıyla iyi olanın kokusunu almak, iyi olanın peşinden gitmek çok zor bir şey değil. Bunun için kriter aslında insanın kendisi: Kendi biriktirdikleri, kendi okudukları, izledikleri, kendi estetik anlayışı, kendi sanatçı duruşu... Böyle bir tablonun içinde bir oyuncunun gidip de hiç inanmadığı  bir şeyde sırf çok para veriyorlar diye oynayacağını ben düşünmüyorum. Derdi olan oyunculardan bahsediyorum tabii.
 Bendeki kriter birkaç bileşenin bir araya gelmesiyle oluşuyor yani sadece senaryonun var olması -ki senaryo çok önemli bir şey-  yetmiyor. O senaryo iyi çekilirse ortaya çıkar, iyi oynanırsa ortaya çıkar, iyi görüntü dili varsa ortaya çıkar, iyi yapımcısı varsa ortaya çıkar. Yani bu bileşenleri bir arada bulmak çok zor işte, çok ender olarak karşı karşıya kaldığımız bir şey. Bunları kolluyorum ben aslında. Çünkü bana heyecan vermeyen bir şeyin ben seyirciye heyecan vereceğine inanmıyorum. Seyirci benim enerjimi takip ediyor. Ben ancak yükselirsem ve tılsımlanırsam o rolle, seyirciyi o zaman o tılsımın içerisine çekebilirim diye düşünüyorum.

 -Benim kişisel olarak size en çok hayran olduğum yönünüz siz bir rolü oynamıyorsunuz, yaşıyorsunuz.  Kayıp Şehir'deki Meryem karakteri Nazan Kesal değildi bana göre. Nasıl başarıyorsunuz bunu?

-Ne güzel, bak ben bunları duymaktan hoşlanıyorum işte. Demek ki doğru bir yoldayım. Mesela yolda, sokakta hiç kimse tanımıyor ve çok hoşuma gidiyor, çok özgürleştiriyor bu beni. Çünkü o, benim bir sonraki karakterin, rolün önüne geçmediğimi gösteriyor. Yani seyirci beni değil; ürettiğim, oluşturduğum, var ettiğim karakterin peşine gitmiş. Bu çok güzel bir şey.
 Bu nasıl oluyor diye soruyorsan, bu sanata bakışınızla alakalı bir şey, yaşamdaki duruşunuzla alakalı bir şey, oyunculuktan beklediğiniz ve seyirciye iletmek istediğiniz meseleyle alakalı bir şey, manifestoyla alakalı bir şey. Yani kendinize ait bir manifestonuz yoksa hayat içerisinde o zaman ortaya karışık şeyler çıkıyor. Yani şimdi ben bunu böyle olsun istediğim için böyle oluyor. Tanınmak istemediğim için seyirci rolle ilgileniyor ve benimle ilgilenmiyor.  Çünkü ben bunu böyle kurdum, böyle hissediyorum ve hissettiğim biçimde de seyirciye yansıtıyorum. İnanç olarak da oyunculuk meselesine yaklaşıp soruyu biraz daraltırsam ben taklitten hiç hoşlanmayan bir oyuncuyum. Birtakım metotlar var dünya sinemasında ve oyunculuk anlayışında. O metotların içerisinde oyuncuyu role hazırlayan birilerinin söylediği bir sürü bir şeyler var. Fakat benim için aslolan, heyecan verici bulduğum nokta: Benim de Nazan Kesal olarak yaptığım şeye dışarıdan bakabildiğim, yazarın eserindeki karakterle benim aramda, yazarın da benim de çok iyi tanımadığımız yeniden bir insan ortaya çıkarabilmek. Yani ben onlara hiçbir zaman rol diye bakmıyorum, insan diye bakıyorum. Meryem bir insan, işte Üftade bir insan ya da fimlerde oynadığım karakterler birer insan. Eğer ben o yüklemeyi yapmazsam onlara; çok klişe, çok karton, herkesin çok sık karşılaşabildiği, inandırıcılıktan uzak ve gerçeklikle hiç alakası olmayan figüratif şeyler çıkar ortaya. Oysa ben herkesin bu dünyada derinliği olduğunu düşünüyorum. Yani dipsiz bir kuyu gibidir insan, derinlere daldıkça neler neler çıkar, karakterlere de öyle bakıyorum. Ezberleyip çıkmak oyunculuk değil ki hiçbir zaman benim için böyle olmadı.

-Sıkça hayır diyor musunuz gelen projelere rollere bakarak?

-Rollere bakarak hayır demiyorum; o işin bütününe bakarak hayır diyorum. Bazen rol hoşuma gidiyor ama o bütündeki tablo hoşuma gitmiyor, büyük resim hoşuma gitmiyor. O yüzden rolü sevsem bile o büyük resmin içerisinde olmak istemiyorum. Yani burada beni durduran da tabii ki benim değerlerim.

-Peki tam tersi bir durum söz konusuysa; yani çok hoşunuza giden bir projede iyi yazılmamış bir karakter teklifi alsanız ne yaparsınız? 

-O karaktere evet derim çünkü onu başka türlü ete kemiğe büründürecek cesaretim var diye düşünüyorum. Orada yönetmenle çalışırım, karakterin eksikliklerini onunla tamamlarım. Bir de bizde hep vardır ya ezber mantığı, yani işte ezberlediğin sürece sınavlarda başarılı oluyorsun vs. Aslında oyunculukta da bu böyle. O kadar şey öğretiliyor ki hani "Ezberledin mi bu iş tamam!" gibilerinden. Bu işin en kolay kısmı ezberlemek halbuki. Ne var ki yani oturacaksın ve hatmedeceksin. Mesele ezberlemek değil, ezberi oynamak da değil. Mesele orada sizi de yazarı da şaşırtan yeni bir doğum gerçekleştirmek.

-Sizinle alakalı hissettiğim bir şey var: Bence siz, yer aldığınız projeler itibariyle sektörün içerisinde boğulmamış bir oyuncusunuz. Bu anlamda ben sektöre biraz uzaktan bakabildiğinizi, eleştirel olarak yaklaşabildiğinizi düşünüyorum. Öyle mi gerçekten?

-Evet. Bunu yapabilecek hem yaştayım hem akıldayım hem de birikimdeyim, o yüzden de çemberin içindeyken, onu komplike yaşamadım hiçbir zaman. Yani hani var ya şimdi bir dizide oynuyorsun, o diziyi çekerken magazin gazetecileri seni bir yerde buluyor. Niye beni bulmuyor mesela? Anlatabiliyor muyum, yani bunda biraz karşılıklı bir alışveriş var. Ben bile isteye böyle olmak istiyorum çünkü ben özgürlüğünü çok seven bir insanım. İyi bir şey bu uzaklık.

-Bundan sonrası için de böyle uzak mı kalmayı tercih edeceksiniz? Hep belirli bir kalitenin üzerindeki sanat filmlerinde; Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz projelerinde mi göreceğiz sizi?

-Yani onlarla çalışmak tabii beni çok besledi, benim sinemaya bakış açımı güçlendirdi, destekledi; onların filmlerinde yer almak sinemanın gerçek bir sanat olduğu yönündeki hissiyatımı güçlendirdi. Beni bugün bıraksanız ben yine bir sanat filmi peşinde koşarım ama şu anda belki de biraz daha altın tepside istiyorum bazı şeyleri. Bu şu demek değil, çok deneyimli bir yönetmenle çalışırım başka birisiyle çalışmam, bu değil. İlk filmini de çekiyor olsa ben o yönetmenle çalışırım ama ne istediğini bilen bir senaryo, ne istediğini bilen görüntü dili bekliyorum. Çünkü sinema yapmak çok zahmetli bir iş. Geceniz gündüzünüz birbirine karışıyor ve gerçekten para kazanmıyorsunuz. Para kazanmadığım için de söylemiyorum bunları, velev ki kazanmayayım ne olacak? Ama o film Türkiye sinemasına bir katkı sağlasın, bu benim alacağım paradan çok daha değerli bir şey, ben böyle bakıyorum olaya.
 Birkaç sene önce popüler sinemaya, gişe sinemasına çok daha mesafeliydim. Hatta bu yaz için bir gişe filmi teklifi geldi, ilk anda "Nasıl yani, bana bunu nasıl teklif ederler? Ne oldu, neyi yanlış yaptım?" diye düşünürken çok görmek istediklerini söylediler "Tamam, bir bakayım senaryoya." dedim ve bayıldım senaryoya. Gişe sinemasına dair birtakım ön yargılar duyarken buldum kendimi. Çok ayırt etmek iyi bir şey değil. İyi bir şeyse, iyi bir sinema duygusu varsa gişe veya bağımsız fark etmez, oynamak gerek. Şu da acı veren bir taraf tabii bunu da itiraf edeyim, siz çok yüksek sanat yaparak bir film çekiyorsunuz, festivallerde dolaşıyor, bilmem ne kadar ödüller alıyor ama seyirciye son derece uzak ve seyircinin seyretmediği bir şey yapıyorsunuz. Seyirciye yaklaştığınız zaman da sinema 7. sanat olmaktan uzaklaşıyor, böyle de bir çelişki var tabii. Oscar Wilde'ın bir sözüne çok inanıyorum ben: "Sanat yapıtı seyirciye inmez, seyirci o sanat yapıtına yükselir."

-"Sanat için sanat" gibi mi biraz?

-E tabii. İşte "sanat için sanat"ın amacına ulaşabilmesi için de halkın kültürel ve sanatsal anlamda zemininin çok dolu olması lazım. Eğer öyle bir doluluk varsa hiçbir zaman "sanat, sanat için mi toplum için mi" diye bir soru sormayız yani.
 Aslında biraz böyle bir öz eleştiri içerisindeyim bu dönemde. Sanat filmlerinin seyircisiz olması yönetmenin kabahati değil, bir yerde izleyicinin de kabahati değil. Bu böyle yüzyıllardan beri Türkiye toplumuna atfedilen bir şey diye düşünüyorum. Yani sanatla beslenmiş, sanatla yoğurulmuş, sanatla büyütülmüş bir toplumdan gelmiyoruz. Dolayısıyla da sizin ürettiğiniz şeyin sanat olduğunu idrak edip bunu ayakta alkışlayacak bir toplumumuz yok yani.

-Farklı roller oynamak gibi bir isteğiniz var mı genel olarak? 

-Yok mu sence? Ben aynı rolleri oynarsam sıkılırım. Kendi cebimdekiyle bile oynamam, bildiğim şeyle oynamam. Beni  şaşırtması lazım, bana heyecan vermesi lazım derken bunu kastediyorum. Bu bir yolculuk çünkü.  Mesela hiç gitmediğiniz bir ülkeye gidersiniz ve o ülke size ne kadar heyecan verici gelirse hiç tanımadığınız bir insanı ortaya çıkarmak da o kadar heyecan verici bir şey. Tanıdığım kişileri sürekli oynamak ne kadar tuhaf bir şey yani. Maalesef bizde oyuncu tarifini bu anlamda biraz dar bir açıdan yapıyorlar. O yüzden böyle hep bir oyuncuyu görüyorsun ne oynarsa hep aynı: Peruk da taksa aynı, hırka da giyse aynı, şalvar da giyse aynı. Niye aynı? Çünkü felsefesini değiştirmiyor. Öyle olunca da bir izleyici olarak ne izlesen hep aynı şeyi izlemiş oluyorsun.

-Beraber çalıştığınız yönetmen ve oyuncuların ortaya çıkan rolde etkisi nedir peki?

-Yani bu bir yansıma işidir aslında, partnerinizle beraber büyür o sahne. Tek başınıza bir hiçsinizdir. Siz ağzınızla kuş da tutsanız, partneriniz bunu görmüyorsa bir şey ifade etmez o. Ben bu açıdan hep çok şanslı oldum. Oyun alışverişi açısından, oyunculuğa bakış açısından hep ayrı pencerede baktığım insanlarla birlikte üretimlerin içerisine girdim o yüzden de hiç zorlanmadım, zorlamadığımı da düşünüyorum. Çünkü almayı çok sevdiğim için vermeye de çok yatkın bir insanım.Sonuçta bu bir alışveriş, sen bir defa "Bu sefer ben vermiyorum." dersen sen de yanarsın o sahnede(Gülüyor.) O açıdan kendimi şanslı azınlıktan hissediyorum. Çünkü hep mutlu olarak setlere gittim geldim yani.

-Televizyon işleri konusunda ne düşünüyorsunuz peki? Yani sektörde işin en ticari tarafı televizyon olduğu için bu alandan uzak durabiliyor oyuncular.

-Ben hiç uzak durmuyorum. Televizyon  Türkiye'de ticari anlamda daha güçlü, daha sektör olmuş bir yapı sinemaya oranla. Çünkü dizilerin Ortadoğu'ya ve dünyanın birçok yerine bu kadar yüksek paralarla satılıyor olması geri dönüş anlamında da burayı sirküle eder hâle geldi. Ben orada olmayı seviyorum çünkü benim seyirciyle buluşabildiğim bir yer. O yüzden benim için televizyon seyircisi çok değerli. Tabii bir sorumluluğum da var benim seyirciye karşı. Hani kötü bir karakter de oynasam onu çok kötü oynamalıyım, hakkını vermeliyim duygusu var. O anlamda da sorumlu hissediyorum kendimi.

-Televizyonda yapılan işleri, projeleri kaliteli buluyor musunuz peki?

-Yani kalitelisi de var kalitesizi de var. Alıcı bir kere çok değişken olduğu için... Kaliteli alıcı da var kalitesiz alıcı da var. Bir tane toplum yok ki yani bir tane şeyden hoşlansın.

-İşin aynı zamanda mutfağındasınız. Gençlere, yeni yetişenlere bir şeyler öğretmeye çalışıyorsunuz, bunu başardığınızdan da eminim. Nasıl bir his peki bu?

-Vallahi burada, Bahçeşehir Üniversitesi'nde, ileri oyunculukta gençlerle buluşmak bana heyecan veriyor, haftada bir gün burada ders veriyorum. Yani genç nesli anlamak lazım. Hangi yazarda okumuştum bilmiyorum "Gençlik bir hastalıktır." diyordu.  Şu anlamda bir hastalıktır: Hayatın zorluklarıyla karşılaşmaya başladığın ve direnç gösterebilme şansının çok da yüksek olmadığı bir dönemdir, insan ömrünün en zor yıllarıdır. Belirsizlikler vardır mesela: Ne iş yapacak, para kazanacak mı, evi olacak mı, çocuğu olacak mı gibi bir sürü şey. Dolayısıyla bu yaştaki oyuncu adaylarının hezeyanlarını ben anlayabiliyorum. Çünkü bir şey dayatılıyor: Oyunculuk çok flaş bir iş, yıldızı olan bir iş, alkışı bol bir iş, o kadar albenisi olan bir iş ki aslında oyunculuk kendi içerisinde bunu böyle sunmasanız da  gerçekten insanı rehabilite eden de bir tarafı var. Ama işte bunu doğru kodlamak lazım. Siz niyeti tamamen oyunculuğun bu yönlerine endeksli olan  insanlara oyunculuğun ne olduğunu anlatamazsınız. Aslında şöyle bir şey: Bir rolü çalışmayı öğrenmenin dışında, hayat içinde farkındalık yaratma sanatı aslında oyunculuk. O kişide kendisine, topluma ve dünyaya dair bu farkındalığı yarattığınız zaman onun içerisinden şu veya bu rolü çıkarmak çok eğlenceli oluyor. Önemli olan o kişideki farkındalığı yaratmak.

-Bir hayaliniz var mı mesela oyunculuğa dair?

-Hayalden ziyade "Olsa fena olmaz" dediğim şeyler var. Bazı oyuncular var mesela dünya sinemasında, "Şununla da oynasam ne güzel olur." dediğim: Juliette Binoche, Isabelle Huppert; eğer yaşasaydı Marlon Brando, Anthony Quinn gibi. Onların auraları onların enerjileri bana çok özel geliyor. İkisini bilemem çünkü vefat ettiler ama diğer ikisiyle, belli mi olur, belki oynarım, dünya küçük.

-Son olarak seyircinizden veya hitap ettiğiniz kitleden beklentiniz nedir diye sormak istiyorum.

-Hiçbir beklentim yok.

-Memnun musunuz yani şu anki vaziyetten?

-Değilim ama hiçbir şey değişmeyecek toplumsal olarak. Yani bir tarafıyla çok sevdiğim bir toplum aslında ama şüphe eden bir toplum değiliz, razı olan bir toplumuz. Dönüştürmeye, değiştirmeye çabamız ne kendi hayatlarımız için ne de birbirimizin hayatları için var. Sıkıntısı olan bir kumaşla iyi bir elbise dikemezsiniz. Bu yüzden de böyle bir seyirci tarifi yaparsam ütopik bir tarif yapmış olurum, ben o anlamda ulaşamayacağım hayalleri çok sevmiyorum.




Röportaj: Salim ECE
Fotoğraflar: Nazmiye ÖZKAN- Merve PEKER

26 Haziran 2015 Cuma

Dünyaca Ünlü Jeoloğumuz Prof. Dr. Celal ŞENGÖR ile Evrim Üzerine

  Hepinize yeniden merhaba sevgili Sarı Sokak Lambaları okuyucuları, söz verdiğim üzere Celal Şengör hocamızla yaptığımız röportajın "Evrim" konulu ikinci kısmını sizinle paylaşıyorum.

İlk röportajı okumak için buraya tıklayın.

  Bu röportajda uzun zamandır değinmek, okuyuculara aktarmak istediğimiz evrim meselesini Celal Şengör'e sorduk. Bunu yaparken, soruların en temel şekliyle olmasına gayret ettik ve sorularımızda toplumun kullandığı argümanları kullanmaya çalıştık.  Bilgilendirici ve merak uyandırıcı bir röportaj olmuştur umarız.

-Hocam ilk olarak en temel meseleden başlayarak bir soru sormak istiyorum; biz toplum olarak neden evrimle barışamıyoruz? 

-Cahil olduğumuz için. Bizim temel eğitimimiz yok, hiç yok. Yani ilkokul eğitimimiz yok, ortaokul eğitimimiz yok, lise eğitimimiz yok; bu eğitimler olmadığı için sen alman gereken coğrafya dersini alamıyorsun, bir biyoloji dersini alamıyorsun, bir jeoloji dersini alamıyorsun, bir astronomi dersini alamıyorsun, bir matematik dersini alamıyorsun, bunları alamayan adam evrimi anlayamaz. Değil mi? Evrim içinde ihtimal vardır matematik lazım, efendime söyleyeyim, şimdi biz konuşuyoruz "Hayat dışarıdan gelmiş olabilir mi?" diye, biraz astronomi bilmen lazım Dünya'nın etrafında ne olduğunu anlamak için, evrim bir çevre içerisinde cereyan ediyor jeoloji bilmen lazım,  coğrafya bilmen lazım ki ortamları tanıyasın Dünya'da ve bir de tabii biyoloji bilmen lazım. Bunların hiçbirisi olmadığı için... Yani biz depremle niye başa çıkamıyorsak evrimi de o yüzden anlayamıyoruz. Bir de bu kadar cahil olduğumuz için biz masal dinlemeye çok meyilliyiz, yani masal dinleyince mutlu oluyoruz. İşte senin hiç çalışmana lüzum yok, Allah seni korur, işte üç çocuğun, beş çocuğun ,on çocuğun olsun aman merak etme Allah senin rızkını verir... E tabii böyle aptalca şeyler düşünen bir adam evrimi anlayamaz. Anlamak da istemez, işine gelmiyor çünkü. Yani evrim acımasız bir şey. Dawkins biliyorsunuz  "Evrim acımasız bir şey, ama biz insanların aklı var. Dolayısıyla evrimde kötü durumda kalmış hayvan veya diğer insanlara yardım etmeliyiz." diyor. Yani evrim bunu böyle getirdi diye bir tane de bizim vurmamız şart değil, diyor. Ona yardımcı olmalıyız, diyor; fakat bunları anlayabilmek için genel bilim kültürü almış olman lazım. Bu yok Türkiye'de, hiç yok.

-Hiç mi olmadı peki?

-Hiç olmamış hayır, hiç olmamış. Yani Atatürk'ün büyük çabası bunu yerleştirmekti. Onun için Almanları getirdi, onu getirdi, bunu getirdi filan ama adamın on beş senesi vardı yahu, on beş sene sonra öldü adam. On beş sene yönetebildi Türkiye'yi, e on beş senede de yapılacak tonla iş var; işte sanayi getirilecek, demir yolları yapılacak, alfabe değişecek, değil mi, yani o saçma sapan yazdığı okunamayan alfabeyle... En iyi tahsil görmüş adam bile ,daha önce duymadığı bir kelimeyse, yazdın mı okuyamıyor. Yani bu sıkıntıların olduğu bir yerde tabii evrimin anlaşılması mümkün değil.

-Siyaset Meydanı'nda iki tane ilahiyatçımızla yayına çıktınız, ben bu yayını izledikten sonra bir şeyi çok merak ettim: Genelde bilimden gelen insanlarla ilahiyatçılar bir araya gelmezler, çünkü bu hususta karşı tarafın bilimsel olmayan fikirlerine meşruiyet kazandırmak istemezler; ama siz çıktınız, neden?

-Ben tabii çıkarım, gayet basit, şimdi benim niyetim toplumumu eğitmek, adamın ne kadar zırva konuştuğunu göstermen lazım. Bırak konuşsun, senin göstermene gerek kalmıyor zaten o kendini ele veriyor. Dolayısıyla onlara fırsat vermek lazım, bırak konuşsunlar. Ve ben ondan sonra, ekşi sözlükte, orada, burada filan reaksiyonlara baktım; o tartışmanın galibi benim milletin gözünde. Anlatabiliyor muyum, işte bunu sağlamak lazım.

-Yani faydası olduğunu düşünüyorsunuz?

-Tabii, kesinlikle. Ben o programdan sonra ilahiyat öğrencileriyle uzun uzun oturdum dışarıda, lak lak ettim. Bunu yapmak lazım. Yani adama "Sen bilmiyorsun, git oradan." dememek lazım.

-Size göre İslam dini bilimin önünde mi duruyor?

-Müslümanlık bilimle son zamanlara kadar hiç çatışmamış. Şimdi cehalet var. Yani kardeşim Müslümanlık öyle bir hâle geldi ki Müslümanlıkla alakası kalmadı. Miladın on birinci yüzyılına kadar Müslümanlara bakıyorsun; Avrupalılardan çok daha medeniler, çok daha ciddi bilim yapıyorlar,önemli keşifler yapıyorlar, kitaplar yazıyorlar filan. Avrupa'daki Rönesans'ı mümkün kılan Müslüman Literatürü'dür ve Müslüman Medeniyeti dediğimiz medeniyet Avrupa Medeniyeti'nin bir parçasıdır, ayrı düşünülemez. Yani Yunan Medeniyeti, Müslüman Medeniyeti'ne el vermiştir; Müslüman Medeniyeti, Rönesans ile Avrupa'ya el vermiştir, birbirinin devamıdır bunlar. Fakat Müslümanlık o kadar geri kalmış ki... Bunun sebebi de Türk-Moğol istilalarıdır. Yani mahvetmişler. Ne cemiyet kalmış ne bir şey kalmış. Çünkü Müslümanların gözlem evleri var, akademileri var, kitaplıkları var falan. Düşün, Hülagü Bağdat'a bir geliyor, diyorlar ki Dicle üç gün siyah aktı mürekkepten, bütün kütüphaneleri döktürmüş herif ne lüzum var bunlara diye. Cengiz Han, biliyorsun, Çinlilere öyle hakaret edermiş "Bunlar kitap yazıp şehirde oturan herifler." dermiş. Dolayısıyla Müslümanlık'ın bugünkü sıkıntısı cehalet; kendi yaptıklarını bilmiyorlar, Müslümanlık tarihini bilmiyor bu herifler. Zavallı Fuat Sezgin yırtınıyor ama Fuat Sezgin'i dinleyen yok.

-Evrime yeniden dönmek istiyorum hocam. Çok genel bir soru soracağım, birçoklarının kafasını kurcalayan bir soru bu: Evrim mekanizması nasıl çalışır? 

-Çok basit. Evrim mekanizması, herhangi bir canlının içerisinde meydana gelen bir mutasyonun, yani küçücük bir değişikliğin, o canlının çevresinden bu değişikliği geçirmeyen diğer canlılara göre daha kolay istifade etmesi ve bu kolaylığı kendi çocuklarına geçirerek ötekilere üstünlük sağlamasıyla oluşuyor. Dolayısıyla ötekiler bu grupla aynı çevre içinde yaşadıkları için, bu grup eğer çevreden daha iyi faydalanıyorsa, ötekiler zamanla çevreden faydalanamamaya başlıyorlar ve dolayısıyla ortadan kalkıyorlar, bu birincisi. İkincisi ise talihsizlik. Dinozorların ortadan kalkışını düşün; dinozorlar çevreye fevkalade uyum sağlamış, muazzam bir çeşitlilik gösteren bir grup. Gök taşı bir çakıyor, nereden bilsin hayvan, buna uyum sağlayamaz ki, değil mi, dinozorlar gidiyor, bütün büyük sürüngenler gidiyor, bir anda kayboluyorlar. Böylece bize ortam açılıyor. Şans, tamamen şans. Onun için mesela Engels, Charles Lyell'e çok kızıyor Dialektik der Natur'da. İşte diyor "Sen her şeyi şansa bağlıyorsun, bu böyle olamaz. Her şeyin kanunu kuralı olmalı." ve Marx, Darwin'in kitabı için "Bu, insanlık için bir hicviyedir." diyor.

-Cansızlıktan canlılığa nasıl geçildiği de çok merak edilen bir konu. Bu nasıl oldu?

-Yani bunun nasıl geçildiği 1950'lerde ortaya çıkarıldı, değil mi, Miller-Urey deneyiyle bir kabın içerisinde canlı malzemesi (bir takım moleküller) koyarak ortaya çıkartıldı bu. Bir kere canlı dediğinde canlının tanımı nedir? Mesela virüs canlı mı değil mi? Kendi başına düşünen bilgisayar canlı mı değil mi? Her şey tanıma bağlı yahu. Mesela ilk organik moleküle nasıl geçildi? Ya da ilk organik molekülden aminoasite nasıl geçildi? Bunların hepsini yapmak, sentezlemek mümkün, tabiat da böyle yapmış.

Archaeopteryx
-Bir de çok sevilen, toplum olarak bayıldığımız bir mesele var: Ara form.

-Mesela dinozorlar nedir? Bütün bir dinozor süper sınıfı ara geçiştir. Şimdi mesela Archaeopteryx'i ele alalım, nedir Archaeopteryx? Biraz kuş biraz sürüngen. Yani kuş desen dişleri var yahu, bir de eşek gibi bir kuyruk var.

  Ara tür meselesinde asıl sorun şuradan kaynaklanıyor: Herkesin kafasında A türü > Ara tür> B türü gibi bir şema var. Bu şunu gösteriyor, siz bir düz çizgi gibi bir şey düşünüyorsunuz ve bu çizginin üzerinde belirli duraklar olduğunu varsayıyorsunuz. İşin doğrusu evrim bir sürü dalda oluyor. Pek çok paralel çizgi belirli ortamlara uyabilmek için aynı zamanlarda değişik evrim etaplarındalar. Mesela su samuru ve dev nehir samuru aynı aileden olmalarına rağmen birisinin ayağında perde yokken diğerininkinde var ve bunlar aynı anda yaşıyorlar.

-"İnsana gelince evrim durdu." şeklinde bir iddia var,hatta evrimin teorisini çürütmek(!) adına da çok kullanılıyor, doğru olmadığı aşikar, fakat ben yine de size sormak istiyorum.

-Şimdi insan deyince bir sürü tür var, floresiensis var, neanderthalensis var, erectus var, bunların hepsi var, niye dursun evrim? Biz tesadüfen son oyuncuyuz, bizden sonrası da gelecek çok yakında. Tabii, bizden çok daha zekisi çıkacak filan. Yalnız bizim şöyle bir yaptığımız iş var: Biz ortama müdahale etmeye başladık, biz çeşitli nedenlerle başarısız olması gerekenleri de başarılı hale getirdik. Dolayısıyla evrim yön değiştirdi bizde, yani artık eskisi gibi hızlı koşamayanı filan elemiyor evrim; bunun yerine belki de ileride aptalları elemeye başlayacak, zekaya göre bir eleme olacak. Daha insan çok yeni yahu, daha son yüz bin senedir varız, daha neler olacak ve oluyor da aslında. Mesela biz zencilerle farklıyız, zenciler bizlerden daha kolay doğurabiliyorlar; çünkü adamların kalça kemik yapıları değişik.


 Celal Şengör röportajlarının böylece sonuna geliyoruz sevgili okuyucular. "Evrim" temalı bu röportajımızın sizlerde ufak da olsa bir merak duygusu yaratması, araştırma isteği doğurması en büyük temennimiz. Röportajın mecburen kısıtlı kaldığının bilincindeyiz, bu sebeple, evrim konusuyla ilgilenen, araştırmak isteyen okuyucularımıza daha çok yardımcı olabilmek adına aşağıda bazı faydalı bağlantılar paylaşacağım.

Diğer röportajlarımızda görüşmek üzere, hoşçakalın.

1-)Celal Şengör'ün "Ara Form" temalı sunumu indirmek için tıklayınız (Kendisinden bizzat aldık, muhtemelen başka yerde yok.)
2-)Evrim Konusunda A'dan Z'ye bilgi sahibi olabileceğiniz, herkesin anlayabileceği bir kaynak: Evrim Ağacı için tıklayınız
3-)Röportajımız içinde geçen Miller-Urey deneyinin içeriğini öğrenmek için tıklayınız
4-)Yine röpörtajımız içerisinde geçen, Celal Şengör'ün ilahiyatçılarla çıktığı Siyaset Meydanı programı için tıklayınız
5-)Celal Şengör'ün evrim temalı bir videosu için tıklayınız

Röportaj: Salim ECE & Merve PEKER
Fotoğraflar: Merve PEKER

9 Haziran 2015 Salı

Dünyaca Ünlü Jeoloğumuz Prof. Dr. Celal ŞENGÖR ile Deprem Üzerine

  Sarı Sokak Lambaları'nın amacı, bu blogu kurmak fikri aklımda ilk canlandığı günden beri hep, değer görmeye layık insanların bilinmesi; fikirlerinin, görüşlerinin anlaşılıp hak ettikleri kıymete ulaşmasıydı. Bu amaca uygun olarak geçtiğimiz aylar içerisinde, Şehir Tiyatrolarının da 100. yılı olması sebebiyle, genel olarak tiyatro ve tiyatrocular üzerinde durduk. Bu yazıya başlarken ilk olarak röportajlara gösterdiğiniz büyük ilgiye teşekkür etmek istiyorum. İstisnasız hepsi, siz değerli okuyucular tarafından büyük takdir gördüler ve inanıyoruz ki ciddi bir farkındalık yarattılar. Önümüzdeki günlerde Haldun Dormen, Semih Sergen ve Cüneyt Arkın röportajlarının siz okuyucularımıza sunulacağının da müjdesini verelim. 

  Bugünkü röportajımız bilimsel bir röportaj, sorularımızın muhatabı ise Türkiye'nin ve dünyanın en önde gelen jeologlarından Prof. Dr. Celal Şengör. İTÜ Maden Mühendisliği'nde kürsüsü bulunan Şengör, Avrupa Bilimler Akademisi ve Amerikan Bilimler Akademisi'nin ilk, Rus Bilimler Akademisi'nin de Fuat Köprülü'den sonra ikinci Türk üyesi. İki adet şeref doktorası, uluslararası alanda otuz bir adet şeref payesi ve ödül, College de France'da profesörlük gibi pek çok ünvanın ve ödülün de sahibi.Hocamıza ulaştığımızda ve düşüncemizi bildirdiğimizde bizi hiç kırmayıp evine davet etti ve otuz bin kitaplık meşhur kütüphanesinde beraberce "Deprem" ve "Evrim" temalı iki ayrı sohbet gerçekleştirdik. Birazdan okuyacak olduğunuz "Deprem" temalı, ilk röportajımızdır.
  



-Hocam "Deprem doğanın kendisini en görkemli şekilde gösterme şeklidir; buna kızılmaz, ancak izlenir." demişsiniz.

-Evet, değil mi? Yani düşün ki bir depremin açığa çıkardığı enerji yüzlerce, binlerce atom bombasının enerjisine eşit. Muazzam bir şey! Bütün yer kabuğu hareket ediyor hem de gözünün önünde. Birkaç saniye içerisinde beş metre gidiyor, Sumatra'da on beş metre yükseldi. Muhteşem bir olay yani.Buna bağlı, denizin içerisinde olduğu zaman bazen tsunami oluyor, hatırlıyorsunuz 2004 tsunamisini, darmadağın etti Hint Okyanusu'nun etrafını. Yani muhteşem bir şey. Ben hayranlıkla izliyorum her deprem olduğunda. Bilhassa, bizim İzmit Depremi olduğu zaman biz araziye gittik tabii depremden sonra, yani ders kitaplıktı, o kadar güzel. 

-Kolay oluyor mu hocam böyle bakmak? Yani deprem kendi içerisinde böyle bir gücü barındırıyor olabilir ama insanlar ölüyor sonuçta.

-Yani insanların ölmesi doğa olaylarında sık karşılaşılan bir şey. Heyelanlarda oluyor, volkan patlamalarında oluyor, salgın hastalıklarda oluyor değil mi , bunlar doğal olaylar. Ama her gün önünüzde yüz binlerce hayvan ölüyor, her gün kaç tane böceğin üzerine basıyorsun sen farkında olmadan. Eve gidince kötü hissediyor musun kendini? Aynı şey. 

-Bu insanın kendisini üstün görmesiyle ilgili galiba.

-Yani biz kendimizi bir şey zannediyoruz. İşte "İnsan hayatı çok önemlidir." filan. Niye yahu kardeşim? Yani insan hayatı hakikaten çok önemlidir; ancak o hayata sahip insan bir şey katıyorsa insanlığa, tabiatı anlamamıza yardımcı oluyorsa. Yani bir Einstein'ın ölümü büyük bir felakettir, efendim, bir Darwin'in ölümü büyük bir felakettir. Çünkü o muhteşem kafa ortadan kayboluyor, o zaman kahroluyor insan. Ama yani gündelik hayatı yiyip içip seks yapmaktan ibaret olanlar; sokaktaki köpeğe ne oluyorsa ona da o oluyor. "Ya vah vah" diyorsun, çoluğu çocuğu biraz üzülüyor, ondan sonra onlar da unutuyor. Ya beni en çok insan ölümlerinde üzen her zaman geride kalan küçük çocuklar. O büyük facia, o çok büyük bir facia , çocuğun hayatı derinden etkileniyor, bazen pozitif etkileniyor, kendi başına bir şeyler yapmayı öğreniyor; bazen de çok negatif etkileniyor, bakıyorsun ömür boyu o yarayı taşıyor çocuk. Bu çok korkunç bir şey; ama öteki türlü insan ölümünün benim için hiçbir özel tarafı yok.

-Siz daha çok depremin güzelliğiyle ilgileniyorsunuz o zaman.

-Aa, o muhteşem bir olay. Hatta Neşe Düzel benimle bir kere bir röportaj yaptıydı, İzmit Depremi için "Çok yakışıklı bir deprem." dedim. Neşe bunu yayımladı, Taraf'ta yayımladı yanılmıyorsam, Neşe'ye e-mailler geliyor "Senin ellerin kırılsın." diye. Neşe beni arıyor "Yahu bana niye küfrediyorlar, sen söyledin." diyor bana (gülüyor). Yani hakikaten çok güzel bir depremdi.Anlatmam mümkün değil, dedim ya size, ders kitaplıktı. Yani araziye gittiğiniz zaman o meydana gelen yapılara bakıyorsunuz, işte bizim öğrencilere öğretmeye çalıştığımız, hepsi vardı yahu, muhteşemdi.

-Peki hocam, benim ve eminim pek çok kişinin de merak ettiği bir husus var: İstanbul'da ne zaman bir deprem bekliyoruz?

-Bunu bilemeyiz. Şöyle söyleyeyim size. Bir yay düşün, ağır bir tuğlaya bağlı olsun; çek çek çek, birdenbire tuğla bir müddet gider ondan sonra tekrar durur, sen çekmeye devam edersen tekrar gider tuğla. Bu tuğlanın ne zaman gideceğini bilmiyoruz. Şimdi, kabaca, ama çok kabaca, 250 yılda bir İstanbul'da deprem oluyor. Bu, Kuzey Anadolu Fayı'nın Marma Denizi altındaki branşının kırılmasıyla ilgili. Şimdi bunun tam ne zaman olacağını bilmememizin sebebi, bunun bir kırık olayı olması. Mesela sen arabanda gidiyorsun, bir taş geliyor ve ön camı çatlatıyor; o cam ne şekilde çatlar bilmiyorsun, değil mi, herkesin camı başka çatlıyor. Hepsinde benzer bir görünüm var; işte radyal, yan taraflara dağılıyor çatlaklar ama herkesin çatlağı değişik. Dolayısıyla kayaların içerisinde de böyle. Çatlak oluşumu son derece karmaşık, kaotik bir olay. Kaotik olay biliyorsunuz deterministtir; fakat çok karmaşık olduğu için önceden kestiremiyoruz. Siz mesela Lorenz'in Su Değirmeni'ni biliyor musunuz, hiç duydunuz mu? Lorenz'in su değirmeni şöyle: Bir değirmen düşünün, bunun etrafında kaplar var, bu kaplara su dolduruyorsunuz fakat kapların altı delik. Şimdi bir müddet dolduruyorsunuz, bir taraftan su kaybediyor, belli bir yöne doğru dönmeye başlıyor; giderek hızlanıyor, ondan sonra öyle bir hıza ulaşıyor ki kap yeteri kadar hızlı boşalamıyor, birdenbire tersine dönmeye başlıyor. Ne zaman tersine dönmeye başlayacak bunu kestiremiyorsunuz. Bu Edward Lorenz'in verdiği örneklerden birisidir. Lorenz bunu, millete hava olaylarını anlatabilmek için vermiştir. Meteorolojik olaylar da tamamen kaotiktir.

-Ben bu soruyu şunun için de sordum hocam aslında; sizin İstanbul'da 2000 yılından itibaren 50 sene içerisinde %70 itibariyle bir deprem olacağına dair bir ifadeniz var.

- %67. Yani %67 ihtimalle 7'den büyük bir deprem olacak 2000'den itibaren 50 sene içerisinde. Ama %67 olacak demek, değil mi, %33 ihtimalle de olmayacak demek, yani onu da unutmamak gerek.

-Fakat yine de çok büyük bir oran.

-Evet çok büyük bir oran. Tarihte de hep olmuş, eninde sonunda olacak yani, o kaçınılmaz. Dolayısıyla şehri buna hazırlamanız lazım.

-Peki biz hazır mıyız sizce? Marmara Depremi'nden sonra bir şeyler değişti mi?

-Sanmıyorum. Neden sanmadığımı söyleyeyim, bir örnek vereyim; bundan bir kaç sene evvel, Mehmet Ali Birand henüz hayattayken, beni bir televizyon programına çağırdı. Televizyon programına, TBMM Deprem Komisyonu başkanı bağlandı. Bu, AKP'li bir zat. Biz de gazeteler de okuduyduk, bu zat demiş ki: "Ben Japonların raporunu gördüm, dudağım uçukladı,ne kadar büyük bir tehlike!" E, yani, bu 2000 senesinde biliniyordu, arkadaşın 2007'lere, 2008'lere kadar beklemesine lüzum yoktu dudağının uçuklaması için. Sonra, Japonların yazdığı raporlar bizim araştırmalarımıza dayanıyor, Japonlar gelip özel araştırma yapmadılar ki; adamlar buradaki araştırmaları topladılar , baktılar ciddi bir tehlike var. Depremden sonra Marmara Denizi dünyanın en iyi bilinen denizlerinden bir tanesi hâline geldi. Bu araştırmalarda bütün parayı, yanılmıyorsam bir 48 bin lira hariç, bütün parayı Avrupa verdi. Türkiye'nin katkısı sıfır yahu, hiç yok. Yani bilimsel katkı olarak da iki tane üniversite bu işi yapıyor: Mühendislik kısmını Boğaziçi yapıyor, jeoloji kısmını İTÜ yapıyor, bu kadar. Böyle bir şey düşünebiliyor musunuz yahu? Dolayısıyla o adamcağızın söylediklerinden yola çıkarak ben kendisinin yüzüne de söyledim dedim ki: "Kardeşim, böyle bir cehaletle ülke yönelitmez." "Siz bana cahil diyemezsiniz." dedi. E, ne diyeyim, "Hadi bilgisiz diyeyim." dedim.

-Son zamanlarda olası bir İstanbul depremiyle ilgili en çok endişe duyulan konuların başında Marmaray geliyor. Siz bildiğim kadarıyla zemin etüdünde yer aldınız. Marmaray dayanıklı mı depreme?

-Evet. Beni bu işi karıştıran da sizin okulunuzda, Kandilli'de çalışan, Mustafa Erdik'tir. Mustafa bana "Bir fizibilite raporu yazar mısın?" dedi, "Tabii, yazarım." dedim. Tabii Mustafa'nın mühendis olarak ilgilendiği şu: Marmara üzerinde faal fay var mı? Ben de yaptım etüdü verdim, "Yok böyle bir şey." dedim. Altı da çamur zaten, mühendislik olarak burada yapılabilir,  emniyet açısından belki daha başka yerlerde yapılacaklardan daha maliyetli olabilir ama, yapılabilir raporu verdim. O da tamam dedi. Ondan sonra Japonlarla filan ortak bir sürü çalışmalar yapıldı. Yani o konuda ben Mustafa'ya güvenirim; eğer Mustafa "Buna bir şey olmaz." diyorsa olmaz.

-Bir de Adalar konusu var tabii. Olası bir depremde Adalar'ın çok büyük bir hasara uğrayacağı söyleniyor.

-Evet, çünkü adaylar hemen fay hattının omzunda duruyorlar. Burada olacak bir depreme en yakın yerleşim yerleri adalarda; dolayısıyla burada çok sallanacaklar, çok büyük ivmeler olacak ve dolayısıyla bu, adaya büyük zararlar verir. E o zaman orada ev yaparken dikkatli yapmanız lazım; oradaki evi güçlendirirken ona göre güçlendirmeniz lazım. Yani Adalar'da yaşayarak burnu bile kanamadan depremi atlatmak mümkün; ama ona göre tedbir almak lazım, ne kadar ivme olacak, ne olacak bilmek lazım.

  Bakın, bu kadar röportaj filan yaptılar benimle televizyonlarda, gazetelerde filan, bir kişi, sadece bir kişi bana ivmeleri sordu: Süleyman Demirel. Niye? Çünkü Süleyman Demirel mühendis ve iyi bir mühendis. Yani hiç unutmuyorum beni çağırdı, gittim, konuşuyoruz işte ben anlattım jeolojisini filan tam deprem çözümlerini koyacağım "Onları bırak." dedi, "İvmeleri yaz." Biz de iyi ki bir hafta evvelden filan yapmıştık, "Hatırladıklarımı yazayım sayın cumhurbaşkanım" dedim. Baktı, "Bu iş fena." dedi. "Evet, sayın cumhurbaşkanım. Bir felaket!" dedim.

-Denizde doldurulan alanlar ne olacak peki depremde?

-Vallahi hayatım, denizde doldurulan alanların istikbali hoş değil. Çünkü altı dolgu olan her yerde frekans büyüyor. E, frekans büyüdükçe altına vurma ihtimali daha çok artıyor. Dolayısıyla buralar büyük zarar görecek, kesin. Tabii dolgu olsun, yapay dolgu olsun, çok büyük zarar görecek.

-Hocam, olası bir depremin yol açacağı can ve mal kaybının hesabı da yapıldı bildiğim kadarıyla. Ne kadar bir hasarla karşılaşacağız?

-Evet yapıldıydı, 50 milyar dolar telaffuz edildiydi Aykut Barka tarafından. Ben o zaman dediydim, bunu ikiyle çarpın, çok daha fazla olacağından eminim ben. Çünkü deprem olacak, deprem olduktan sonra yangınlar olacak, yangınlardan sonra yağma olacak, millet birbirini öldürecek, kimse yiyecek bulamayacak. Şehirden kaçmayı düşünebiliyor musunuz siz? Normal bir zamanda karşıya geçmem benim iki saat sürüyor. Bir de depremi düşünün. Trafiğin ne hâle gelebileceğini düşünebiliyor musunuz?

-Biz de bunu konuşuyorduk, Marmara Depremi sırasında deprem bölgelerine İstanbul'dan çok fazla yardım geldi filan ama olası bir depremde çevre illerin İstanbul'a yardım etmesi imkansıza yakın herhalde.

- Tabii yahu nasıl ulaşacaksın? Ulaşacağın tek yer var: Deniz. Denizden ulaşmanın yolu da müteharrik yani hareketli iskeleler yapmak. Yok böyle bir şey, böyle bir teşebbüs görmüyorum ben. Yani deprem olduğu takdirde bir yerden müteharrik iskelelerin gelip derhal belirli yerlere bağlanıp oradan şehri beslemeye başlamaları lazım. Öyle bir durumda da iskelede olman lazım malı alabilmek için. Nişantaşı'nda oturuyorsan nasıl alacaksın? Nasıl ulaşılacak oraya? Korkunç bir şey yahu! Yani İstanbul'un içinden bir sürü doğal gaz borusu geçiyor, e bu doğal gaz boruları alev fıskiyelerine dönecekler. İstediğin kadar gazı kapat sen, içinde hâlâ gaz var onun. Northridge Depremi'ni hatırlıyor musunuz siz? 90'lı yıllarda oldu California'da, alev fıskiyeleri hâlinde çıkıyordu doğal gaz boruları patladığı zaman, öyle olacak İstanbul. Düşün, yassı olmuş bir binanın içerisinde kurtulmuşsun, altından alev geliyor, tost makinesinde gibisin. Korkunç bir şey yahu! Ben bir kere dediydim, Türkiye'nin bağımsızlığı dahi tehlikeye girecek; çünkü altından bizim tek başına kalkmamız mümkün değil. Adamlar diyecek ki "Evet, yardım ederiz ama karşılığında biz de şunlara şunlara müdahale ederiz." Mesela düşün, "İstanbul kültür varlıklarından tahrip olanlar var, bunların restore edilmesi lazım." diyeceksin, adam "Sana parayı vermem çünkü bir kere verdik yok ettin." diyecek, değil mi, İzmit'te verilen paralar nereye gitti belli değil. Diyecekler ki "Biz kendimiz gelir yaparız." Ee, adam bir kere buraya girdi mi çıkmaz.

-Son olarak sormak istediğim soru: Bu düzeltilebilir mi sizce? 

-Tabii. Her an düzeltilebilir. Aklı başında bir yönetim anında düzeltir.

-Nasıl? Sadece binaları düzelterek mi?

-Hayır hayır, bir plân yaparak. Şimdi şöyle düşünün, deprem bu akşam olabilir, o zaman yapacak hiçbir şey yok;  deprem elli sene sonra olabilir, o zaman yapacak çok şey var. O zaman dersin ki benim önceliklerim şunlar, yani benim önceliğim nedir: Deprem çok yakın zamanda olursa halkı nasıl besleyeceğim, evi barkı yıkılan insanları nasıl yerleştireceğim, nerelere yerleştireceğim, bunların istikbali ne olacak, hastaneleri ne yapacağım, müteharrik hastaneler nerelere gelecekler gibi. Bunlar yapılırsa her an düzeltilebilir durum.


Evet sevgili okuyucular, Prof. Dr. Celal Şengör ile ilk röportajımızı böylece noktaladık. Bir diğer röportajımız "Evrim" konulu olacaktır. Sıradaki röportajımızda görüşmek dileğiyle. Bu arada aşağıda belki merak edeceğinizi düşündüğüm Lorenz Değirmeni'ni paylaşıyorum. Özellikle 6.11'den sonra izleyebilirsiniz.



Röportaj: Salim ECE & Merve PEKER
Fotoğraflar: Merve PEKER







16 Nisan 2015 Perşembe

Bizi Biz Yapan Büyük Yazar: Muzaffer İzgü



  Özellikle bizim neslin en sevdiği, en çok okuduğu ve bizce en çok merak ettiği yazardır Muzaffer İzgü. Okuduğumuz kitapların birçoğunda onun imzası vardır. Çocuk edebiyatı adına pek bir şey yapılmayan dönemlerin yazarıdır o. Çocuk ruhunu en iyi anlayan, çocuklara hayaller kurduran kişidir. Bunları bildiğimiz için, İzmir'de yazarla evinde buluştuk ve şahane bir sohbet gerçekleştirdik, merak edilenleri öğrenmeye çalıştık. Umarım başarılı olmuşuzdur, buyurunuz.

-Bando mızıkayla doğmuşsunuz, doğru mu?

-Annem bana hep "Oğlum bando mızıkayla doğdun" derdi. Ben gecekonduda doğdum, sadece bir odası vardı. Öyle ki o bir oda bizim yatak odamız, oturma odamız, yemek odamız, mutfağımız ve hatta banyomuzdu. Annem beni leğende yıkardı, çok iyi anımsıyorum. Bir kova su getirir, üzerinde bir de maşrapa, ben leğene otururum, annem bir tas su döker kafama "Yandım anne yandım" diye bağırırım; ikinci tası döker " Dondum anne dondum" derim, böyle yana dona banyo biterdi. Bütün içtenliğimle söylüyorum size havlu dahi yoktu, annem eski fanilaları birbirine dikip bir şey yapmış onunla bizi kurutur, köşeye oturturdu. Geceleri yer yatağında yatardık: Babam en başa, yanına annem, yanına ablam, yanına öteki ablam, yanına ağabeyim, yanına öteki ağabeyim, en uçta ben. Üç kişiye bir yorgan düşerdi, düşünebiliyor musunuz?  Kim çok üşüyorsa o gece annem Tekir'i, Tekir dünyanın en tembel kedisiydi, üzerine koyardı. Tekir ısıtırdı onu sabaha kadar. Sabah ben uyandırırdım onu "Tekir kalk sabah oldu" diye, bana ters ters bakardı "Benim daha uykum var" der gibi. Sabah kahvaltıda iki zeytin ona düşerdi dört zeytin bana düşerdi; bana düşen ekmeğin yarısı kadar Tekir'e düşerdi. Alırdı zeytini ağzına, çiğner çiğner sonra 'tu' diye tükürürdü artık kimin suratına gelirse. İkinci çekirdeği de tükürünce rahat kahvaltı yapar ondan sonra okula gider orada ısınırdık. Şubatta odun kömür biterdi bizde. Bu hallere bakardım, annem bana nasıl bando mızıkayla doğdun diyor, diye düşünürdüm; "Zengin çocukları bando mızıkayla doğar anne" derdim. Meğerse gerçekmiş. 29 Ekim 1933'te sabahleyin annem törene gidiyor, gelip geçenleri izliyor işte alkışlıyor filan. Nasıl cumhuriyetçi bir kadındı...Okuma yazma da bilmezdi. Tabii karnı da burnunda o gün. Babam "Gitme, sancın tutar, bir şey olur" diyor ama annem akşam da tutturuyor "Herif ben fener alayına gideceğim" diye. "Yahu hanım bak karnın burnunda, kalabalık yer, başına bir iş gelir" filan dinlemiyor "Yok ille ben gideceğim" diyor. Karşı komşumuz Nazmiye Teyze filan vardı onunla beraber kalkıp gidiyorlar. Yağ Camii'nin ordan fener alayı görünüyor, önünde bando filan geliyor. Annemin sancısı tutuyor tabii, Nazmiye Hanım koşmuş "Polis bey biz çıkamadık buradan" demiş. Polis de çok akıllı bir adammış "Hanımefendi" demiş "bandonun arkasına takılın, ilk bulduğunuz boş yerden çıkın gidin" Böylece; önde bando, arkada annem, karnında ben eve gelmişiz ve annem 22:10'da beni dünyaya getirmiş. Bu tabii çok mutluluk veren bir şey.

-5 yaşındayken de Atatürk'ü görmüşsünüz.

- Evet, çok önemli o da benim için. Şimdi o zamanlar babam bu Saathane'nin oralardaki bir kahvede garson olarak çalışıyor. Patrona "Yarın Atatürk gelecek, ben çocuklarımı oraya götüreceğim, o büyük, dahi insanı görsünler." demiş; tabii ben  tarihi sonradan öğreniyorum: 23 Mayıs 1938. Patron da "Çayı kahveyi kim taşıyacak gidersen?" demiş. Babamın yanıtına bakın: "İstersen işime son ver,ben çocuklarımı götüreceğim" demiş. Devrisi gün annemin elinde bir kara torba, babamın elinde bir testi yola çıktık.Adana'da, Atatürk Parkı'nın daha ötesinde, şimdiki istasyona yakın alan bomboştu, Atatürk oraya gelecek demişler, gittik oturduk. Meğer annemin elindeki kara torbanın içinde zeytin ve ekmek varmış; onu bir güzel yedik, testiden sularımızı içtik, "Atatürk geliyor" dediler, herkes ayağa fırladı. "Babaa!" filan diyorum, alkışlıyorum ben de. Babam beni omuzlarına aldı adamcağız, bir gördüm Atatürk'ü nasıl heyecanlandım "Baba bak Atatürk baba" filan diyorum, neredeyse arka üstü gidiyordum, babam zor yakaladı beni.Atatürk'le aram 20 metreydi, oradaki son sözleri hâlâ aklımda: "Çok çalışacağız arkadaşlar" dedi, kürsüden indi ve gitti. O sözler benim beynime kazındı. Belki de ondan çok çalışkan bir insanım ben. Şu an 82 yaşındayım ve hâlâ böyle hep yarına bir işim var.

  Atatürk öldüğünde de biz 4 çocuk elektrik direğinin dibinde ağlamaya başladık, ağlıyorum ama neye ağladığımı bilmiyorum tabii. "Atatürk ölmüş" dediler, ağlamaya başladılar, ben de ağladım. Koştum sonra eve gittim "Anne Atatürk ölmüş" dedim, Nuri Amca diye bir akrabamız vardı yakınlarda götürüp toprağa koymuştuk, "Nuri Amca gibi mi oldu anne?" dedim. Annem "He oğlum he" dedi. Benim bir gidişim var arkadaşlarımın yanına, nasıl ağlıyorum... Çünkü benim beynimde Atatürk ölmez, öyle büyük bir insan ölmez. Işıklar içinde yatsın, büyük insanım benim o.

-Okumaya başlamanızın, ilk okuduğunuz kitabın hikâyesi de çok enteresan. Onu anlatır mısınız bize?

-Şimdi Nedim diye bir arkadaşım vardı benim. Yağmurlu günlerde ben Nedimlere giderdim. Çünkü dedim ya bizim evde odun kömür yok.Biz ders çalışırken otururduk yerde bütün kardeşler, üşüdük mü kaş göz ederdik birbirimize sonra birden ayağa fırlardık, aynı Amerikan Kızılderilileri gibi kol kola girip üç adım bu tarafa, üç adım şu tarafa derken ısınırdık, öyle otururduk bir daha dersimize. Annem akşamları zehir gibi acı bir mercimek çorbası içirirdi bize, içimiz yanardı, öyle girerdik yatağa. Ee, ıslanıp eve geldin, nasıl kurunacaksın?  Nedimlere giderdik biz o yüzden, annesi de dünya güzeli bir insandı , ekmeğe biber salçası sürerdi bize falan; orada ısınır, kurunur, eve gelirdim. Bir gün Nedim "Bugün seni eve götüremeyeceğim Muzaffer çünkü evde ablamın nişanı var, sana bir yer söyleyeyim sen oraya git" dedi. Tarif etti filan " Nedim orası neresi" dedim, "Halkevi'nin kitaplığı" dedi. "Soba yanıyor mu orada" dedim, "Hem de nasıl" dedi. "Peki benden para isterler mi?" dedim, "Yok istemezler" dedi. Nasıl yağmur yağıyor dışarıda... Benim paltom da yok, şemsiye zaten bilinmez o zaman; babamın tencere gibi bir şapkası vardı, giyince kulaklarım da içine girerdi, yağmurlu günlerde annem onu verirdi bana. Giydim kafama onu, yağmurun altında koş koş buldum Halkevi binasını. Korka korka içeriye girdim, kapıyı açtım, içerisi öyle sıcaktı ki... Yani bir çocuk düşünün, 2. sınıftaydım, 8 yaşındaydım o zaman, çikolata istemiyor, elma istemiyor, sadece ısınmak istiyor. Burnumun ucundan, kulaklarımdan, çenemden sular şıpır şıpır damlıyordu. Soba beni mıknatıs gibi kendi çekiyordu böyle. Tam sobanın yanına yaklaştım, gözlüklü bir amca girdi araya "Oğlum sen havuza filan mı düştün?" dedi, "Yok amca ben burayı ararken ıslandım" dedim. "Sen niye geldin buraya" dedi, "Ben üstümü başımı kurutacağım amca, sonra da dersimi yapıp gideceğim " dedim. Ben nereden bileyim orada kitap mitap olduğunu. O güzel amca, hiç unutmuyorum, bir sandalye getirdi bana, ceketimi geçirdi, sobanın yanına çekti; bana da bir sandale getirdi "Otur oğlum, yaklaş sobaya" dedi. Isındım, kurundum, dersimi yaptım, sonra baktım bir abla çocuklara kitap veriyor; çocuğa fısıltıyla sordum "Parayla mı?" diye "Hayır, ödünç." dedi. Gittim, abladan bir kitap istedim. "Nasıl bir kitap istiyorsun?" dedi, "Benim okuyabileceğim bir kitap." dedim. Abla bana Define Adası'nı uzattı. Çoğu yazara sorun ilk okuduğu kitabı bilmez, ben ilk Define Adası'nı okudum. Aldım kitabı ama daha kitap ne onu bilmiyorum. Diğer çocuk nasıl açıyorsa öyle açtım okumaya başladım.Kaçıncı sayfadaydım bilemiyorum, bir el omzuma dokundu "Küçük burayı kapatıyoruz" dedi. "Abla kitap bitmedi" dedim, "Merak etme, ben senin adını yazacağım buraya, koyacağım, yarın gelince devam edersin" dedi. Sonra ben oraya hep gittim ve inanır mısınız o günden sonra benim ikinci evim oldu orası. Annem beni aradığında orada bulurdu. 2. sınıfla 5. sınıf arasında ben 200-300 tane kitap okuduğumu anımsıyorum orada. Şu anda bile ben iki elim kanda olsa günde en az 150 sayfa kitap okuyorum, ayda 22 dergi giriyor evimize.

-İlk okuduğunuz kitabı hatırladığınızı söylediniz.Biliyorum ki siz ilk yazdığınızı da hatırlıyorsunuz. Neydi o?

-O, Münevver Abla'ya bir mektuptu. Ben 1. sınıftaydım, okuma yazma bilmiyordum daha. Münevver Abla bizim bitişikte gecekondu gibi bir yerde oturuyordu. Postacı ne zaman gelse dışarı çıkar "Postacı evladım bana mektup var mı?" diye sorar, postacı homurdanır giderdi. Her gün sorardı böyle. Anneme "Niye gelmiyor anne Münevver Abla'ya mektup?" diye sordum, "Onun kimi kimsesi yok" dedi. Ben bir üzüldüm ki ... Kafama koydum, okuma yazmayı öğrenince bu Münevver Abla'ya bir şey yazacağım diye. Erken öğrendim okuma-yazmayı da, şubat sonları filandı galiba. Bir beyaz kağıt bir de beyaz zarf aldım, bir mektup yazdım. Yazdıklarım hâlâ aklımda: "Münevver Hanım, bahar geldi, papatyalar açtı, gelincikler çıktı, köpekler havlıyor, kuşlar ötüyor, kediler miyavlıyor, eşekler anırıyor, hepsi ellerinden öpüyor." Devrisi gün postaneye gittim, cebimde de 6 kuruş posta pulu parası var; ekmek alınıyordu o parayla. "Ne zaman alır mektubu?" diye sordum, "Yarın öğleden sonra alır" dediler. Ben öbür gün pencerenin önünde postacıyı bekliyorum. Postacı bir göründü yüreğim güm güm atıyor, sanki yerinden çıkacak. Münevver Abla yine çıktı "Postacı evladım bana mektup var mı?" diye sordu, postacı mektubu uzattı, Münevver Abla şaştı kaldı. Hemen arkasından bağıra bağıra beni çağırdı "Muzaffeeer koş, bana mektup geldi!" diye. Okuma yazma bilmiyordu o. Koştum, okudum mektubu. Münevver Abla bana sarıldı, beni öptü, mektubu öptü , koynuna koydu ve inanır mısınız 3 ay sonra bu hanım öldü. Annem de gitti cenazeyi yıkamaya, gelince "Oğlum" dedi "Münevver Abla'nın koynundan mektup çıktı, senin yazıya benziyor"  dedi. Annem tanımış yazımı, bu ilk yazımdır benim.

  Öte yandan benim başka bir ilk yazım daha var. Beni 1. , 2. , 3. sınıf öğretmenlerim anlamadı, çok okuyan bir insandım ve güzel de yazmaya başladım. Öğretmenlerime yazdıklarımı veriyorum, anlamıyorlar, geri veriyorlar. 4. sınıfta Yusuf Gülen adlı bir öğretmen geldi, ışıklar içinde yatsın , 20 dakika düş kurduruyordu bize, kalan 20 dakikada da bunu yazdırıyordu.Tam aradığım öğretmen, dedim. 3. yazdırışında filan benim yazım birinci geldi; bir yaprağı yazmıştım. İşte yaprak düşüyor sonra bağırıyor "Annee, babaa, kardeşlerim ben yalnız kaldım, nereye gideceğim şimdi?" diye. Sonra aşağı bakıyor su, "Ben buradan ırmaklara karışırım, denizlere giderim, balıklarla yarışırım" filan diyor, konusu özgürlüktü yani. Öğretmenim çok beğendi o yazımı "Muzaffer, bunu temize çek, duvar gazetesine koyalım" dedi. Yazım asıldı duvara, ben öğretmenime "Ben bu derse girmeyeceğim öğretmenim" dedim. Bir yukarı, bir aşağı gidiyorum; müdürü indirdim okutmaya, öğretmen odasına gittim bütün öğretmenleri indirdim.Yalnız 4/B'nin öğretmeni inmedi, küsüm hâlâ ona. Neyse onlar bitti, kapının önüne çıktım simitçi, boyacı kim varsa "Bunu ben yazdım" diye okuttum. Sonra eve koştum, babamı getirdim okula. Babam geldi, okudu yazımı, eğilip iki bileğimi tuttu, böyle gözü buğulanmış gibi "Sen yazar mı olacaksın Muzaffer?" dedi, "Evet baba" dedim. Böylece babama verdiğim sözü tuttum ve yazar oldum.

-Ben, çocukluk ve ilk gençlik zamanlarınızla ilgili daha fazla soru sormak istemiyorum. Çünkü o dönemlerinizi anlatan,hayatımda okuduğum en güzel otobiyografi kitaplarından birisini yazdınız : Zıkkımın Kökü. Meraklısını bu kitaba yönlendirip öğretmen okuluna gittiğiniz yıllara dönmek istiyorum. Bahseder misiniz biraz o yıllardan?

-Ben Diyarbakır öğretmen okuluna gittim. Oraya gittiğimde eşimle tanıştık, birlikte okulun duvar gazetesini çıkarmaya başladık. Eşimin de benim de yazılarımız ve tabii arkadaşlarımızın da yazıları orada çıkmaya başladı.Bir yandan da dergilere yazılar göndermeye başlamıştım ben. Sonra öğretmen oldum, askerlik filan girdi araya. O sıralar sanırım ben yazmaya biraz ara verdim. Daha sonra tekrar yazmaya başladığımda Uçan Eşek kitabım yayımlandı Özyürek'te. Bir çocuk kitabıydı bu ve benim yayımlanan ilk kitabımdı. O günden beri kitaplarım yayımlanıyor. Önceleri Remzi'de yayımlanıyordu, tabii ben Demokrat İzmir gazetesinde de yazıyordum bir yandan, genel sanat müdürü de Attila İlhan'dı. Sonra Attila İlhan Bilgi Yayınevi'ne geçti. O sırada da Bilgi Yayınevi'nin sahibi Ahmet Küflü, Aziz Nesin'le kavga etmiş, bütün kitaplarını kamyona yükleyip göndermiş.Ardından Attila İlhan'a "Bize bir gülmece yazarı gerek" demiş. Attila İlhan da "E, Muzaffer var, Remzi'de şu an ama benim can dostumdur, beni kırmaz" demiş. Sonra Attila bana bir mektup yazdı, ben de ona yazdım "Ben gideyim Remzi Baba'dan bir helallik alayım" dedim. O sıralar Remzi Kitabevi'nin sahibi Remzi Bey daha sağdı. Gittim konuştum, durumu anlattım. Bana "Memnun olmadığınız bir şey mi var; teliften mi memnun değilsiniz, dağıtımdan mı memnun değilsiniz, sayıdan mı memnun değilsiniz?" diye sordu. "Hayır, hepsinden memnunum ama Attila benim arkadaşım, ben onu kıramam." dedim. O da kalktı beni öptü "Böyle dostluk kalmış mı bu zamanda" diye. O günden beri ben Bilgi'deyim; çocuk kitaplarım, diğer kitaplarım hep Bilgi'den çıkar. 

-Öğretmenliğinizi çok merak ediyorum ben.Nerelerde öğretmenlik yaptınız ve nasıl bir öğretmendiniz?

-Silvan, Diyarbakır ve Aydın'da öğretmenlik yaptım. Öğretmenlik anlamında, müfredat programına ben hiç uymazdım.1 ay tiyatro okuturdum, 1 ay öykü, 1 ay roman, 1 ay sinema okuturdum, zaten ders yılı biterdi. Çok kişi mesela sinemayı sanattan saymazdı, biz senaryolar yazardık, film gibi oynardık onları. Küçük çocuklar roman yazamazlardı ama onlarla öyküler yazardık. Böylece çocuk, romanı da şiiri de öyküyü de severdi, ben onları klasik müfredattan kurtarırdım. Bir de şöyle bir şey söyleyeyim, çocuk okuru olmayan bir toplumun yetişkin okuru asla olmaz. Bunu böylece kafamıza kazımamız gerek.

-Hazır değindiniz, çocuk edebiyatı meselesine gelmek istiyorum. Yıllar geçti hâlâ sizin ve belli başlı bazı sanatçıların kitapları okunuyor, bence üzerine hâlâ çok bir şey katan yok. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

-Yaşamdan örnekle anlatayım size, böyle daha güzel oluyor. Ben bir mektup aldım, bir adam diyor ki: "Ben yeni emekli oldum, sizin de en iyi çocuk yazarı olduğunuzu duydum, bana madde madde yazar mısınız bu işin sırrını?" Cevap yazdım, "Sen emekliliğin tadını çıkar evladım, keyfine bak" dedim. Şimdi, bazı yayınevleri, bazı parası olan kişiler dürtüyorlar "Sen yazarsın yahu"  filan diyorlar kimilerine. Ben şimdi görüyorum böylelerini, ellerinde çanta, çantada 40 tane kitap; okul okul geziyorlar, nerede bir imza günü olsa koşturuyorlar. Asla gerçek çocuk yazarları için söylemiyorum bunu ama böyleleri de türedi maalesef. Yazar için bir kazanç kapısı değildir sanat. Benim kitap yazarken aklımın kıyısına gelmez böyle şeyler. Mesela bir keresinde Yıldız Kenter telefon açıyor bana "Muzafferciğim bankaya bakıyor musun?" diyor, "Ne bankası?" diyorum, "E, biz size telif gönderiyoruz sürekli, senin oyununu oynuyoruz" diyor; "Neyse bakarım" diyorum, sonra bir daha arıyor "Muzaffer bakıyor musun bankaya, paran çoğaldı" diyor, inanın bakmamış oluyorum.

-Tiyatro oyunları da yazıyorsunuz, 24 tane oyununuz var. Yazdığınız bir çok oyun da sürekli oynanıyor, seviliyor, izleniyor. Nedir bunun sebebi?

-Benim yazdığım tiyatro eserlerinin hemen hemen hepsi yaşamın içindendir. Örneğin; şu anda Azerbaycan'da oynanmaya başlayacak Sınır adlı oyunum. Oyunda bir sınır vardır: Nevinya ve Sevinya adlı ülkelerin arasındaki sınır. Ülkelerin isimlerini de ikiz kızlarımın isimlerinden verdim. Bu iki ülkenin iki askeri birbirleriyle içli dışlı ve samimidir; fakat iki ülkenin yöneticileri birbirlerine savaş ilân ederler. O iki askerin durumunu anlatır oyun. Yani demek istediğim yaşamın içerisinden konular bunlar.




-Dedikleriniz bana Cemal Süreya'nın bir anısını hatırlattı. Cemal Süreya Kars'ı hiç görmeden, Paris'te "Kars" adlı bir şiir yazıyor. Daha sonra Kars'a gidip aynı başlıklı bir şiir de burada yazıyor. Daha sonra Paris'te, Kars'ı hiç görmeden yazdığı şiirini beğenip kitabına onu alıyor. Yani siz muhtemelen hiç hudutta bulunmadınız, askerleri gözlemleme şansınız olmadı fakat bunu yazabildiniz veya aynı şekilde hiçbir anneanne figürüne sahip olmadan meşhur "Anneanne" serisini yazdınız. Bu kadar gerçek, bu kadar hayatın içinden nasıl aktarabildiniz bunları? 

-Belki de yazarlık o. Şimdi mesela yazarlık kursları filan açılıyor, ben inanmıyorum bunlara. O kurstan öğrendiklerinle iki tane, üç tane yazarsın sonra buhar kesilir yazamazsın. Bir kere yazar çok iyi bir gözlemcidir, ikincisi çok okuyan bir insandır, üçüncüsü çok hâyâl kuran birisidir. Ben mesela düşler içerisinde yüzen bir insanım, hele bir de yürüyüşe başlayayım o düşler beynimin içerisinde dans eder. Sonra o düşlerden birisi dürter beni "Beni yaz" der. İşte böylece düş kura kura, yeteneği ve gözlemi de içine katarak rahat rahat yazabiliyorum.

  "Anneanne"de de aslında ben kültürümüzü vermeye çalışıyorum. Şimdi anneanne,anne ve çocuk var; anneannedeki kültür çocuğa geçiyor. Aynı zamanda tabii bu kitaplarla bağlılığımızı sağlamaya da çalışıyorum. İşte evde baba futbolla meşgul, çocuk bilgisayarın başında hayır böyle olmaz; gelin, bir araya gelelim, sohbet edelim, bunu vermeye çalışıyorum. Yani kısaca kültür var anneanne kitaplarının içerisinde, birbirlerine saygı var, sevgi var. Bunu toparladığım için, günlük örneklerden, günlük yaşamdan girerek yazdığım için çok seviliyor.

-Bizim sınıfımızda, ilkokulda, Anneanne serisinden çok, Ökkeş hikâyeleriniz sevilirdi. O kadar ki arkadaşlarımla yarış ederdik alabilmek için. 

-Evet, o da çok sevilir. Ben Ökkeş'te bilerek bir anne figürü koymadım, annesi yoktur Ökkeş'in. İstedim ki annesi olmayan çocuklar da mutlu, başarılı olabilsinler. Bunu gösterebilmek için anne koymadım. Bir de çok kızdığım bir şey var. Ökkeş'i Keloğlan'a benzetiyorlar, bazı yerlerde öyle çiziyorlar, bunları hiç sevmiyorum. Çünkü Keloğlan tembeldir, hileyle yener karşısındakini, çalışmaz, annesinin sırtından geçinir, gözü padişahın kızındadır, yalan söyler, tam bu düzenin insanıdır. Keloğlan gibi bir karakterim benim asla yok ve ben öğretmenlik yıllarımda da Keloğlan'ı okutmadım. Benim Ökkeş'im emekçidir, benim Ökkeş'im üretir, benim Ökkeş'im yalan söylemez, çalışkandır,annesi olmadığı hâlde mutludur,yaşama bağlıdır.

-Bugün çocuk kitaplarına veya yazarlara baktığınız zaman çocuk edebiyatı anlamında ne görüyorsunuz?İyi bir yere mi gidiyoruz, yoksa tam tersi mi?

-Bence çok iyi yazarlar var. Yani Mavisel Yener var mesela şu an; çalışkan,araştırıcı birisi.Hamdullah Köseoğlu var, geçen gün bir ödül verdiler ve hak ederek aldı bence bunu. Hüseyin Yurttaş var, Hidayet Karakuş var. Sonra Gülten Hanım var, bence bir çınardır kendisi. Yani bunları göz ardı edemeyiz, fakat ne yazık ki biraz önce bahsettiğim gibi yazarlar da var. Çocuk edebiyatıyla ilgili değiller bunlar, parayla ilgililer.Hiç hoş bir şey değil. Çocuk edebiyatı istismar edilmemeli. Yetişkinler istismar edilirse " Aptal, inanmasaydı." deriz, çocuk için diyemeyiz bunu. Çocuğun eline veriliyor bu kitap. Tabii bir de kitapların baskıları da çok önemli; kapağı, kapak gibi olacak, kağıdı kağıt gibi olacak, çizimlere, harflerin büyüklüğüne dikkat edilecek. Bunlar çocuklar için çok önemli. Bizde ancak yeni yeni oluyor bunlar. Ben batı ülkelerini gezerdim de çocuk reyonlarını görürdüm. Bizde ayakkabıda vardır çocuk reyonu, giyside vardır, kitaba gelince yoktur. Şimdi çok şükür bu da yavaş yavaş değişiyor. Ben istiyorum ki çok çocuk yazar olsun, çocuklarımız çok değişik kalemlerden değişik konular okusunlar, bilgilensinler,neşelensinler.

-"Muzaffer İzgü dünyaya geldi, okudu, düşler kurdu ve gitti diyecekler arkamdan" demişsiniz. Son olarak bunu sormak istiyorum.

-Evet, inanın öyle. Benim hiç özel yaşamım olmadı. Peşinde de değilim böyle bir şeyin zaten. Paraya pula da önem veren bir insan değilim. Yaşarken zevk aldıklarımı yaşamaya çalışıyorum. Beni de o yüzden hep onlarla hatırlayacaklar.


  Evet sevgili Sarı Sokak Lambaları okuyucuları, bu röportajımızı da böylece noktaladık. Son olarak yazara, gençlere vereceği bir mesaj olup olmadığını sorduk. Bizi kırmadı ve cevapladı. Cevabı aşağıdaki videoda bulabilirsiniz.



Röportaj:Salim ECE
Fotoğraflar ve Video:Nadire BOZKÖYLÜ

10 Mart 2015 Salı

Toron Karacaoğlu Röportajı : Ustanın 65 Sanat Yılı

Herkese merhabalar!

  Blogumuzu kurduğumuz zaman sizlere birtakım röportajlar hususunda söz vermiştik.Biraz gecikme olsa da sözümüzü tuttuk ve Sarı Sokak Lambaları olarak Toron Karacaoğlu'yla harika bir röportaj gerçekleştirdik. Toplum olarak sanatsal anlamda yüzümüzü yanlış yerlere çevirdiğimiz şu günlerde gerçek bir ustayla sohbet etmek inanılmaz keyifliydi. Umarım siz de okurken aynı keyfi alırsınız.

Toron Karacaoğlu,  yüzlerce filminde Cüneyt Arkın dublajları yapmış, o güzel sesiyle hafızalara kazınan büyük bir usta. 65 yıllık tiyatro hayatında 170'i aşkın rol oynamış, hâlâ da oynamaya devam ediyor. Onu yakınlarda izlediğimiz Yeter Anne dizisinden veya Beyaz Melek filminden de hatırlayabiliriz. Röportaj teklifimizi kabul edip güzel sohbetiyle bizi aydınlattığı için ona tekrar sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz.

-Tiyatro alanında 65. yılınızı doldurduğunuz bu günlerde sizinle sohbet etmek gerçekten büyük bir onur. En başından almak istiyorum: Nasıl başladı tiyatro maceranız?

-Ben 2 kere evden kaçtım.Çünkü tiyatroya büyük bir ilgim vardı ve tiyatrocu olmak istiyordum. Birincisinde Ankara'ya gittim konservatuvar sınavlarına girmeye. Gittiğimde eylül ayı civarıydı fakat sınavlar ağustos ayında bitmişti. İkincisinde 1949 yılında İstanbul'a geldim. O zamanlar İstanbul Konservatuvarı'nın tiyatro bölümü yok. Hüsamettin Bozok'la tanıştım, niyetimi söyledim o da  bana Ercüment Behzat Lav'a vermek üzere bir tavsiye mektubu verdi. Mektubu Drama Tiyatrosu'na götürdüm. İçeride prova olduğu için ses çıkarmamaya çalışıyorum fakat tiyatro ahşaptan olduğu için mümkün değil. Girer girmez bir gıcırtı çıktı. "Gel bakayım" dedi Ercüment Behzat Lav, gidip mektubu verdim. Beni şöyle bir süzdü "Pekâlâ"  dedi "Çık sahneye arkadaşlarınla tanış" Tabii hoşuma gitti. Oyuncular arasında Deniz Uyguner'i zaten ortaokuldan tanıyordum.  Onlar Zeki Müren'le bizden bir üst sınıftaydı.

-Siz tabii Zeki Müren'le de tanışıyorsunuz.

-Tabii, mahalle arkadaşım.

-Rica etsem biraz da o günlerden bahseder misiniz? Zeki Müren'le nasıl bir ahbaplığınız vardı?

-Şimdi Zeki Müren'le biz ailece görüşürdük.Eskiden adetti, akşam ezanından sonra evlerde toplanılır oturulurdu işte çaylar, kahveler, pastalar yapılır ikram edilirdi. Bizim evin bahçesi çok genişti, orada toplanılır oyunlar oynanırdı genelde.Zeki, halamın oturduğu tarafta otururdu, o da gelirdi bize. Ortaokulda beraberdik, o benden bir yaş büyük olduğu için bir üst sınıftaydı. Liseyi okumak için İstanbul'a gitti onlar. Zeki, Boğaziçi Lisesi'ne gitti, Deniz (Uyguner) de o tarafta bir başka liseye gitti.

-Aynı çevreden çok değerli sanatçılar yetişmiş görüyorum ki. Okulunuzun veya yetiştiğiniz ortamın bunda bir etkisi olmalı.

-Yetişmeyle ilgisi var; çünkü, mesela ilkokuldan beri ben  çok şanslı bir çocuktum.İlkokul hocam Mümine Altıngiray isimli bir hanımefendiydi. İstanbul Türkçesini ilkokulda öğretti bize. Kendisi çok güzel konuşurdu, e biz de onu taklit ederdik. Hatta ders anlatırken bile "Hayır o öyle değil, böyle" diyerek de bizi düzeltirdi. Sonrasında ortaokulda yine şanslıydım. Bir hocam şair Haşim Nezihi Okay'dı. Babamın da dostuydu. Bir de lisenin muavini vardı: İbrahim Dekak. O da şiirler falan yazar , makaleleri yayınlanırdı Hakimiyet gazetesinde.

-Galiba Ahmet Hamdi Tanpınar da sizin hocanız.

-Ahmet Hamdi Tanpınar rahatsızlanan bir edebiyat hocasının yerine  bir seneliğine geldi.Bursa'da Zaman şiirini yazdığı zamandı. 1947 senesi olması lazım. İşte o aralarda benim bir şiirim, benim şairlik tarafım da vardır, Bursa Hakimiyet gazetesinde yayınlandı onu da okumuş, hoşuna gitmişti. Aslında o bir üst sınıflara giriyordu fakat ben okul gazetesini çıkardığım, onun da şiirlerini koyduğum için bana ayrı bir yakınlık duydu böylece ahbap olduk. Sonra İstanbul'da da görüştük.

-Peki, tiyatroya dönmek istiyorum izninizle. Ercüment Behzat Lav'a mektubu verip tiyatroya başladınız. Neler yaptınız bundan sonra?


-Ben orada Ercüment Behzat Lav'ın talebesi olarak 1 sene kadar çalıştım arkadaşlarımla beraber.Lale Oraloğlu, Altan Karındaş şan bölümü talebeleriydiler.İsmet Ay,Deniz Uyguner, Zerrin Arpat vardı.Biz o sene o kadar çalıştık ki Lale'yle Machbeth'i, Altan Karındaş'la Ruy Blas'tan sahneler oynadık,gösteri yaptık. Kendi tek kişilik oyunum da Launcelot Gobbo'ydu, onu oynadım. Bir gün vali Fahrettin Kerim Gökay gösteriyi seyretti, çok beğenmiş. İstanbul Konservatuvarı'nın  niye tiyatro bölümü yok, demiş.  Kurulması için emir vermiş ve nitekim hemen ertesi gün konservatuvara bir tiyatro bölümü kuruldu.

-Yani sizin gösteriniz beğenildiği için kuruldu aslında bu bölüm öyle mi?

-Evet çok beğenildi gösteri. Orada tabii Ercüment Behzat Lav, Ahmet Kutsi Tecer,Melih Cevdet Anday bizim hocamızdı.Biz böyle yetiştik. E gösteri de beğenilince bölüm kuruldu.Biz ertesi sene sınavla 1. sınıfa girdik, resmi talebe olduk. 1. sınıfı okurken asker kaçağısın dediler, beni yakaladılar. Mecburen askere gittim.Ama çok anlayışlı bir kurmay albayım vardı, o beni imtihanlara yolladı. Sezonun ortasında geldim çünkü askere. Sınıf atladım 2. sınıfa geçtim,yine askerliğime devam ettim. 52'nin sonunda askerliğim bitti. 53 yılının başında ben istidamı verdim şehir tiyatrolarına fakat gidiyorum, geliyorum bir cevap yok.Basri Dedeoğlu müdür, kat'iyen ilgilenmiyor.Şehir tiyatrolarından rahmetli Kemal Edige,dublaj arkadaşım aynı zamanda, niye üzülüyorsun yarın kadro imtihanı varmış, girsene imtihana, dedi.Benim tabii haberim yok. Hemen koştum ,Turhan Göker'e gittim, 71 numarayla kaydoldum. Vasfi Rıza Zobu, Bedia Muvahhit, Mahmut Moralı,Hüseyin Kemal Gürmen, Şaziye Moral, Galip Arcan, Necla Sertel gibi sanatçılardan oluşan bir jüri karşısında imtihana girdim. İlk elemede ilk 10'a, ikincisinde ilk 5'e girip nihayetinde imtihanı birincilikle kazandım. Ardından ben tam 11 ay 15 gün Ankara'dan kadro bekledim. Bu arada da 5 lira yevmiye ile çalıştım. Kadrom geldi, 1980 senesine kadar böylece kadrolu oyuncu olarak çalıştım.



- 1980 senesinde emekli olup Almanya'ya gittiniz bildiğim kadarıyla.

-Evet. 1976 senesinde karşı komşuma Almanya'dan bir hanım ve oğlu misafir geldiler, ben de onları Hisar'a oyuna çağırdım. Oyunu çok beğenmişler.Sonra beni yemeğe çağırdılar, sizin Almanya'ya gelmenizi çok isteriz dediler. Ben de okulda Almanca okuduğum için biraz aşinayım tabii. Kadının bu dediği aklıma girdi. 1980 senesi öncesi bildiğiniz gibi bir kargaşalık oldu.Tiyatrodan atılanlar filan oldu. O kargaşanın arasında ben de dilekçemi verip emekli oldum ve Berlin'e gittim. Orada üç Volkshochschule'de ve bir Oberschule'de Türkçe tiyatro öğretmenliği yaptım. Ardından Berlin Schaubühne Tiyatrosu'ndan teklif aldım ve iki sene kadar orada çalıştım. 1985'te Almanya'da yabancı düşmanlığı başlayınca geri döndüm. Kadromu geri aldım ve devam ettim.



-95'te ikinci bir emekliliğiniz daha var, doğru mu?

-Evet. 1995 senesinde yaş haddinden emekli oldum fakat tiyatroyu bırakmadım, misafir oyuncu olarak devam ettim.2007'de dönemin Kültür Bakanı Atilla Koç "Emekliler evlerinde ölsün" diye bir emir çıkardı. Kiralık Konak oyunu vardı o zaman. Kostümleriyle,dekorlarıyla öylece ortada kaldı, bizim de işimize son verildi.Sonra 2009'da bir gün Ali Taygun telefon etti. Ağabey, Leyla ile Mecnun'da Mecnun'un babasını oynuyorsun, ismini yazdım, yarın gel provaya başla, dedi. Olur mu öyle şey Ali,bizim işimize son verdiler, dedim. Ağabey ben seni kiralıyorum, kiranı vereceğim çalıştıracağım seni, dedi. Seve seve koşarak gittim.

-İyi ki dönmüşsünüz tekrar diyelim o zaman.Rahmetli Nejat Uygur'u sormak istiyorum size, sahneye siz çıkarmışsınız öyle mi?

-Evet hem de yalvara yakara. Bir gün Sarıyer'den bir teklif geldi. Biz bir piyes sahneye koyacağız orada senyör Arnolphe'u oynar mısınız,dediler. Moliere'in Kadınlar Mektebi oyunu. Aldım, okudum, hoşuma gitti.Büyükdere'de Halkevi'nde provalara başladık.Nejat akademi talebesiydi, dekorlarımızı yapıyordu, Paris'te bir sokak dekoru. Hatta Büyükdere'deki kilisenin aynını duvara işlemişti. Neyse biz oyun için oyuncuları bulduk, sadece hizmetçi kız eksik. Dedim ki bu hizmetçiyi erkek yapalım. Kemal Kan vardı gayet şişmandı, sonradan rejisör oldu, o şişman olur yanına bir de zayıf birisini bulup Laurel Hardy gibi yapalım,dedim. Zayıfı kim oynayacak diye bakarken Nejat sen oynasana, dedim. Hadi be oradan bir aileye bir soytarı yeter, dedi. Kardeşi Recai Uygur da bizle beraber jönü oynuyordu o sıralar. Neyse Nejat bu rolü oynadı ve bir geçişleri alkış almaya başladı ve girdi kanına. Sonra bir daha sahneden inmedi.




-Tiyatrocu yönünüzle sanatımız adına çok katkıda bulunmuşsunuz. Bunun için size ne kadar teşekkür etsek az. Fakat biz sizi bir de dublajlarınızla hatırlıyoruz. Ne zaman başladınız dublaj yapmaya?

-Ben 49 senesinde, meşhur Laurel- Hardy'leri konuşan , Ferdi Tayfur'un İpek Film stüdyosunda dublaja başladım. Bir sigortacı büyüğüm beni  tanıştırmıştı onunla. Ferdi Tayfur'un hayat sigortasını yapıyordu ve evine gidip geliyordu. Bir gün beni de yanında götürdü "Bu delikanlının sesi çok güzel dublaj yapmak istiyor" dedi, Ferdi Bey de " Yarın gel görüşelim" dedi. Ben ertesi gün İpek Film'e gittim, seyrettim nasıl yapıyorlar diye. Sonra beni küçük bir parçayla imtihan etti ve "Sen yarın yine gel" dedi. Böylece 49'da ben dublaja başlamış oldum.

-Kimleri seslendirdiniz?

-Aynı soruyu bana yıllar önce bir gazeteci sordu. Ona da söyledim. Şimdi ben bu zamana kadar konuştuklarımı unutmuş veya yanlış hatırlıyor olabilirim o yüzden ben konuşmadıklarımı söylüyorum. Sadri Alışık'ı, Muzaffer Arslan'ı ve Zeki Müren'i konuşmadım.

-Cüneyt Arkın'ı da epey bir filminde konuştunuz.

-Cüneyt'i çok konuştum. Çok az filminde konuşmadım. Bu "Nayır, nolamaz" diyen rahmetli Abdurrahman Palay çok az filmini konuştu Cüneyt'in. O seslendirdiği diğer karakterlerde de yapardı bunu. Hatta kendi çocukları da "Baba nayır dedin, nolamaz dedin" diye  alay ederlerdi.(Gülüyor)

-Bir de özellikle merak ettiğim bir şey var. Duyduğuma göre siz dublaj yaparken seslendirdiğiniz karakter heyecanlı da olsa, ağlıyor da olsa, hareketli bir vaziyette de olsa sadece sesinizi değiştirerek yani vücudunuzda zerre hareket olmadan sadece sesinizle o ifadeleri verebiliyorsunuz. Bu nasıl bir yetenek?

-Evet buna yetenek diyeceğim ve bir de hocadan yani Ferdi Tayfur'dan aldığımız bir şey. Ferdi Bey Laurel'i konuşur,Hardy'i konuşur, Üç Ahbap Çavuşlar'ı konuşur; hatta bir tanesi dilsizdir onu öyle konuşur ve sesini değiştirip anında lafını söylerdi.Hocamız kuvvetliydi yani.Sonra Orhan Boran geldi. Daha sonrasında tabii birçok dublaj yönetmeni geldi ve ben hepsiyle çalıştım. Ferdi Bey'in kız kardeşi Adalet Cimcoz bensiz dublaj yapmazdı. Toron olmadan dublaj yapmam, derdi ve kızardı. Eğer beni çağırmamışlarsa dublaja kendi de gitmez ve o şirkete haşin davranırdı. Çünkü ben bütün işlerimi, dublaj olsun tiyatro olsun, hep severek yaptım.Aynı filmde üç kişi konuştuğum olmuştur. Ruslar Geliyor filminde ben Rusça öğrendim ve  çok da güzel oldu.

-Peki artık dublajı bıraktınız mı?

-Bıraktım, yani şöyle bıraktım: Almanya'ya gidene kadar dublaj yaptım. Almanya'ya gidince dublajı kestim mecburen. Döndükten sonra Sacide Hanım,Lale Film'in devamlı dublaj rejisörü, beni birkaç defa dublaja çağırdı.Orada baktım Devlet Tiyatrosu'ndan bazı arkadaşlar dublaja geliyorlar,hiç ilgili değiller. Texti eline alıyor, karşısında küçücük ekran... Eskiden koca ekranlar vardı. Loop sistemi kulllanır, prova eder, tam nefesine varıncaya kadar oturturduk. Şimdi ne ağız tutuyor ne nefes tutuyor, adam filmde  ah diyor vah diyor, o sesler yok. Orijinal koyun diyorlar. Benim hoşuma gitmedi. Sacide Hanım'a söyledim, bir daha beni dublaja çağırmayın diye ve böylece bıraktım.

Ağrı Dağı Efsanesi
-Makyajınızı hep kendiniz yapıyormuşsunuz doğru mu?

-Evet hepsini ben yapıyorum. Hatta bir ara Ankara Devlet Tiyatrosu'ndan makyaj bölümünü okuyan bir hanım geldi ve Ağrı Dağı Efsanesi oyunundaki makyajımı yaparken safha safha fotoğrafımı çekti. Muhsin Bey'in bir lafı vardı: "Her kalem darbesinde rolünüze biraz daha yaklaşırsınız" Ankara Devlet Tiyatrosu'na gitmiştim bir gün, bir baktım oyuncular oturuyorlar makyajlarını başkaları yapıyor. Çok şaşırdım, ben herkes kendi makyajını kendisi yapıyor sanıyordum. Mesela babam benim oyunuma geldi bir gün, Ağrı Dağı Efsanesi, tanıyamamış beni."Bizim oğlan ne zaman çıkacak sahneye?" diye sormuş. Üvey annem göstermiş "İşte oturuyor ya" demiş. "Olur mu bunun elleri bile ihtiyar" demiş babam. 100 yaşında Sofi oynuyorum o zaman. O günlerde ellerime bugünün makyajını yapıyordum, mor mor damarlar çiziyordum.

-Bu sene bildiğiniz gibi Şehir Tiyatroları'nın 100. yılı. Şehir tiyatrolarının en tecrübeli ismi de olduğunuz için size son olarak şunu sormak istiyorum: Geçmişteki tiyatroyu; oyuncusuyla, seyircisiyle, kalitesiyle  bugünle karşılaştırırsanız ne diyebilirsiniz?

-Eskiyi arıyorum.Eski Dram Tiyatrosu'nda oynadığım oyunları ve seyirciyi arıyorum. Eskiden Dram Tiyatrosu'na çok şık hanımlar, beyler gelirdi sanki düğüne, baloya gidiyormuş gibi giyinir gelirlerdi.Dram, başlı başına bir sanat eseriydi adeta. Huşu içerisinde oynardınız orada. Oranın akustiği, oranın sihirli havası bambaşkaydı. O havayı bir daha hiçbir yerde yakalayamadım. Şimdi seyirci iyi oyun gördüğü zaman hâlâ ona rağbet ediyor fakat eskisi gibi değil.



-Yeni oyuncuları nasıl buluyorsunuz?

-Çok zor bir soru. Şimdi şöyle söyleyeyim ben bazen oyunlarda birinci perdeden sonra çıkıyorum. Yaptığım çok ayıp fakat tahammülüm yok. Sahne adabıyla konuşmasını bilmiyor gençlerimiz. Seslerini en arka sıradan duyulacakmış gibi kullanamıyorlar. Biz bir senelik çalışmamızda şan dersi aldık. Operacı mı olacaktık, hayır. Konuşmak için de gereklidir şan dersi çünkü bağırmadan sesi en arka sıralara ulaşacak kadar büyütebilir şan dersi almış kişiler.Şan dersi alan kaç tane oyuncu var bugün? Konservatuvar bitirmiş kaç oyuncu var? Benim birinci perdeden sonra terk ettiğim çok oyun olmuştur çünkü ne dediklerini anlamıyorum. Kulak kabartıyorum yine de anlaşılmıyor. Bir lafı anlamaya çalışırken ötekisini kaçıyorum.Oyunun bütününe vakıf olamıyorum, tepe sersemi olup çıkıyorum oyundan. Yaptığım ayıp tamam ama bizde hiç böyle birinci perdeden sonra çıkan filan olmadı. Şimdiki genç arkadaşlarda ben konuşma yeteneğini kâfi bulmuyorum.

-Peki size çok teşekkür ederim, değerli vaktinizi bize ayırdığınız için.

 Evet sevgili okuyucular, ilk röportajımızı böyle noktaladık. Son olarak Toron Karacaoğlu'nun sesinden "İstanbul" şarkısını paylaşarak size veda ediyoruz.Aynı zamanda röportajlarımızın devamının geleceğine dair sözümüzü yineliyoruz. Takipte kalın.

Röportaj: Salim ECE

Fotoğraflar: İrem TÜRKMEN