Zihni Göktay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zihni Göktay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mayıs 2015 Cumartesi

Tiyatro Duayeni Zihni Göktay ile Röportaj -2



Zihni Göktay ustamızla ilk röportajımızın devamı olan bu röportajı bir Cibali Karakolu oyunu öncesi Kağıthane Sadabat Sahnesi'nde gerçekleştirdik. Söz verdiğimiz gibi Lüküs Hayat, Cibali Karakolu ve ustanın meşhur tuluat sanatı üzerine konuştuk.


İlk röportaj için tıklayın.





-Türk tiyatrosuna damga vuran bir eser: Lüküs Hayat. Siz bu oyunu 28 yıl aralıksız oynadınız. Hikâyesini anlatır mısınız bize, nereden çıktı bu oyunu oynama fikri?

-Gencay Gürün 1984'ün temmuz ayında Şehir Tiyatroları'na genel sanat yönetmeni olarak atandığında bu oyunu oynatmak istemiş ve yönetmen olarak da Haldun Dormen'i düşünmüş. Haldun Dormen, Lüküs Hayat'ı daha önce televizyonda deneyip başarısız olduğu için başta bu teklife sıcak bakmamış ama Gencay Gürün onu sonradan ikna etmiş. Hem meslektaşım hem de bir sanat büyüğüm olarak çok takdir ettiğim bir insandı Haldun Ağabey, fakat o zaman bizim pek bir samimiyetimiz yoktu. Gencay Hanım da yeni atandığı için onunla da aynı durum, zaten kendisi Margaret Thatcher gibi "Demir Leydi" bir vaziyetteydi, hepimiz saygıdan çekiniyorduk kendisinden. Bir gün Radyo Evi'nden çıktım ve tiyatroya gelirken Suna Abla ile karşılaştım. "Hayrola ablacığım?" dedim, çünkü o sırada bizim tiyatroda değildi, Egemen Bostancı'nın müzikallerinde filan oynuyordu Şark Tiyatrosu'nda. "Gencay çağırttı beni, Lüküs Hayat'ı koyacakmış." dedi. Lüküs Hayat da benim 1962 yılında seyredip de bir ütopya halinde "Acaba bir gün ben de oynayabilir miyim?" diye çok canıgönülden istediğim bir şeydi. "Aa, abla öyle mi?" dedim, bir şimşek çaktı benim kafamda tabii, ben bu işi nasıl yapsam, diye düşünüyorum. Çünkü Gencay Hanım ile resmiyiz, bir de genel sanat yönetmenimiz, hayatımda yapmadığım da bir şey yani gidip "Bana verin bu rolü." denir mi? Neticede ben bunu kafamda oluşturdum, kafamda bir embriyo iken bir cenin haline geldi , doğum haline gelmiş bir çocuk gibi beynimin içinde çalkalanıyor. Bir gün duydum ki tiyatroda bir yönetim kurulu toplantısı yapılacakmış, Sezai Altekin ile beraber TRT'de dublajdayız o sırada.Öğle yemeği tatilinde atladık, Sezai'ye de ben ön ayak oldum çünkü ona da Lüküs Hayat'ta düşündüğüm bir rol var, Fıstık rolü. Geldik, çıktık yönetim kurulu odasına, içeride Haldun Dormen var, Burçin Oraloğlu var, Gencay Gürün var, Hakan Altıner var, daha birtakım yönetim kurulu üyeleri var. Girdim, "Böyle böyle bir şey duydum, bugün de galiba isimler oluşturuluyormuş." dedim. Hakikaten yalan değil, o gün oluşuyormuş isimler, ben kafalarına kendi ismimi sokmak için gittim. "Ben bu role talibim, bu rol benim Gençlik Tiyatrosu'ndan beri hayalimdi, sizi mahcup etmeyeceğim, eğer bana vermezseniz ve yarın öbür gün emri hak vaki olursa vicdan azabı çekersiniz, benim mezarımdan duman tüter." dedim. Sonra atladık taksiye biz yine dublaja gittik ama o gece uyu uyuyabilirsen. O gece öyle uykusuz geçti, ertesi gün tiyatroda asılan bir isim listesi yok, derken bir hafta böyle geçti, sancılar içindeyim yani. Sonra 1 hafta geçti bir baktık,  Rıza rolü Zihni Göktay, Fıstık Sezai Altekin, Zeynep Suna Pekuysal, tam istediğimiz gibi yani. 1984 kasımında provalara başladık, 6 Mart 1985 Çarşamba günü saat 20:30'da prömiyer yaptık ve o gün de kızım Zeynep doğdu. Zeynep ismi de Lüküs Hayat oyunundaki sevgilimin isminden geliyor. Ben bu oyunu 28 sene oynadım, benim etrafımda 134 kişi değişti, bir tek ben kaldım,55.000 km turne yaptık, beni Guinness Rekorlar Kitabı'na aday gösterdiler, hakikaten aynı rolü, aynı oyuncunun 28 sene oynadığı tek aktör benim büyük bir ihtimalle.

-Öğrendiğime göre Nazım Hikmet'in de bir katkısı olmuş Lüküs Hayat'ın metnine?

-Evet, anlatayım.Cemal Reşit Rey ile bizzat görüştüğümüzde "Monşer" dedi, Paris Konservatuarı mezunu olduğu için böyle konuşuyordu, "Duyduğuma göre Hazım'ın rolünü siz oynuyormuşsunuz." dedi. Hazım Körmükçü oynamış bu rolü, Lüküs Hayat'ı da meşhur edenlerden kendisi. "Evet hocam dedim, beni uygun görmüşler." dedim, tabii ben gidip istedim rolü demedim de beni uygun görmüşler dedim."Şimdi biraderim, Ekrem Reşit Rey, çok sıkışık vaziyetteydi." dedi. "Muhsin Bey ille Kasım ayında başlayalım istiyordu operete." dedi. Darülbedayi'de o sıralar oyunların hepsi tutmuyormuş, çoğu klasik oyunlar, Shakespeare'ler filan. İstanbul'da tarihi yarımadadaki seyirci Pera'ya çıkmıyor zaten çok fazla 1930'lu yıllarda.O zamanlar  Pera'da oyunu seyredenler, Levantenler , Rum/Yahudi/ Ermeni ekalliyet (azınlık) ve bazı elit tabakadan insanlar. Onlar da tabii çabucak tükeniyor, dolayısıyla Şehir Tiyatrosu 15-20 günde oyun değiştirmek zorunda kalıyor. Bu da epey kadroyu zorluyor hem maddi hem de manevi açıdan. Belediye meclis üyeleri Şehir Tiyatrosu'nu kapatmak gibi bir fikir öne sürüyorlar o zaman, belediyeye bağlı olduğumuz için zaman zaman hep gündeme gelen bir şeydir bu, Şehir Tiyatroları siyasi çalkantılara çok açıktır yani. İstanbul Belediye Başkanı Muhittin Üstündağ o zaman diyor ki Muhsin Bey'e "Muhsin, beni epey sıkıştırıyorlar Şehir Tiyatrosu'nun bütçesi açısından, biraz yeni müzikaller yapsak da seyirciyi çeksek." diyor. Muhsin Bey de sevmiyor operet filan hep ağır oyunlar seviyor işte Rus Tiyatrosu, Alman Tiyatrosu, Danimarka Tiyatrosu filan. Muhittin Bey'in söyledikleri üzerine kabul ediyor bu fikri tiyatroya bir zeval gelmesin diye. Aklına hemen Cemal ve Ekrem Reşit Rey kardeşler geliyor. "Bizim esintilerden, konusu bizden olan bir şey yazar mısınız?" diyor. Cemal Reşit Rey yazmaya girişiyor ama bir taraftan da 10. yıl marşını yetiştirmeye çalışıyor. Ekrem Reşit Rey de, 38 tane şarkı sözü var, artık tıkanıyor, yazamıyor.Muhsin Bey Nazım Hikmet'e gidiyor, Nazım o sıralar Büyük Londra Oteli'nde kalıyor, "Nazım,bizim şarkı sözlerinden bir kısmını Ekrem yetiştiremedi, acaba bize yardım eder misin?" diyor. "Ederim ama benim adım çıkmış dokuza inmez sekize, benim başım 141 ve 142'den ikide bir belaya giriyor, şimdi oraya bir şey yazsam sizin operetinize de halel gelir. İsmimin yazılmaması şartıyla ancak yardımcı olabilirim." diyor. Muhsin Bey kendi cebinden Nazım'a, resmi evraka geçmemek kaydıyla, bir kereliğe mahsus 75 lira para veriyor. Zannederim,kesin değil ama, Refik Erduran'ın da açıklamalarına göre, "Şişli'de bir apartıman/yoksa eğer halin yaman/nikel-kübik mobilyalar/duvarda yağlı boyalar" diye başlayan sözler Nazım Hikmet'e ait.

-Zihni Göktay deyince tabii insanın aklına hemen tuluat geliyor. Yüzyıllarca yıllık bu geleneğin günümüzde en önde gelen temsilcisisiniz. Nedir,nasıl bir şeydir tuluat?

-Tuluat, hudayinabit dediğimiz, Allah vergisi bir olaydır.Ben de hazır cevap denilen şey çocukluğumdan beri vardı, bu tiyatroda da devam etti. Ben,sosyal çarpıklıkları, politikayı çok iyi takip ederim, günde 3 tane gazeteyi hatmederim. Fazla slogansız ve başımın belaya girmeyeceği şekilde bunları hiciv olarak, ironi olarak yaparım. Bunları yapma cesaretini bulabilecek bilgiye de sahibimdir. Fakat doğaçlamada, montajsız bir iştir çünkü bu, ağızdan çıkan her kelime sıkılmış bir diş macununu aynı tüpe sokmak kadar zordur. Söz ağızdan çıkmadan önce esirinizdir, ağzınızdan çıktıktan sonra siz onun esiri olursunuz, düzeltemezsiniz bunu. Onun için oyunun bütününü zedelemeden, Türkiye'de yaşadığım, gözlem yaptığım birçok olayla ilgili tuluat yaparım. Bir gün yaptığımı ertesi gün yapıp yapmayacağım meçhuldur. Bir oyunda yaparım, tutarsa bırakırım; tutmazsa spatulayla kazırım, başka bir zaman, yerine başka bir şey ikame edinceye kadar öyle kalır. Bir de ansızın meydana gelen, salonda olan bir hadiseye karşı hazır cevabımdır, onu da yerine getiririm. Halk, kendi söyleyemediğini, içinde kalanı oyunda benim ağzımdan duyunca karnının şişi iniyor, hoşuna gidiyor bu, alkışlıyor. Bir de ben, halkı rencide edecek, halkın yumuşak karnına dokunacak espriler yapmamaya gayret ederim.Halkın da bizimle beraber, aynı şeyle dalga geçebileceği şekilde yapmak lazım bunu. Mesela birbirine çarpmayla filan alakalı bir replik varsa eğer, katiyen "Kör müsün yahu önüne baksana!" gibi bir lafı koymam; çünkü belki bir görme engelli vatandaş izliyordur. Bir gece Resimli Osmanlı Tarihi'nde bir espri yaptım; benim oğlum orada küçükken havale geçirmiş, biraz engelli gibi birisini oynuyordu, ben de kızınca "Sen akraba evliliği de değildin ama neden böyle çıktın?" dedim, meğerse o gece izleyenler arasında akraba evliliği yapıp da engelli bir çocuğu olan bir çift varmış.  Sonradan bana mektup yazdılar, çok üzüldüm ve cevaben mektup yazıp özür diledim.

-Sizin bütün oyunlarınız tek bir koltuk boş kalmadan oynanıyor.Lüküs Hayat 28 sene böyle devam etti. Şimdi Cibali Karakolu'nda da aynı vaziyet söz konusu. Nedir bunun sırrı?
Cibali Karakolu'ndan bir kare.

-Oyunun iskeletini bozmadan güncellemekle alakalı bir şey. Mesela Lüküs Hayat 1932 yılında yazmaya başlanıp 1933'ün sonbaharında bitirilen bir oyun. O zaman İstanbul'un nüfusu 650 bin-700 bin  civarında.O zamanlar sosyal yaşantısıyla,espri anlayışıyla, halkın yaşayış biçimiyle şimdikinden çok farklı bir İstanbul var. Dolayısıyla oyundaki espriler de bize bayat gelmeye başladı. Oyunu ilk sahneye koyduğumuzda, 1984-1985 sezonunda, gülünen esprilere oyun yaşlandıkça gülünmediğini fark ettik. Ben de bazı esprilerin üstünü çizmeye, güncellemeye başladım. "Kısık ateşte, altını yakmadan muhafaza etmek" diyorum ben buna. Böylece sürekli  güncel tutabildik ve seyircimiz hiç azalmadı. Mesela Lüküs Hayat oyununa, rekor olarak, 14 kere geleni duydum ben.

-Bu sezon da, Şehir Tiyatroları'nın 100. yılında, Cibali Karakolu'yla seyircinin karşısına çıktınız. 

-Evet. Lüküs Hayat'tan sonra Şehir Tiyatroları'na bir kırgınlığım oldu benim. O yönetim boyunca da devam etti bu. Sonra bazı ciddi rahatsızlıklar yaşadım; bir koroner baypas ameliyatı ve bir mide ameliyatı geçirdim. Ayvalık'ta, Ada Kamp'ta dinleniyordum. Tabii bir de şöyle bir şey var, ben balkonda oturup ölümünü bekleyecek sanatçılardan değilim. Yani benim kahvem yok, meyhanem yok, at yarışım yok, tavla bilmem, okey bilmem, 30 sayfa kitap okurum, gözüm yorulur, bir yürüyüşe çıkarım filan ama vakit geçmiyor yani ben bir şey yapmak zorundayım, oynamak zorundayım. Seyircim de bana yolda "Zihni Bey özledik." diyor, o sırada dizi filan da yok. Neyse, 15 Ağustos'ta Erhan Yazıcıoğlu geldi yönetime. Erhan da benim 45 yıllık, kader birliği yaptığımız, çok sevdiğim bir arkadaşım. Onunla kadroya da beraber geçmiştik biz zaten. Telefon açtı bana "Gel Zihni, ben geldim, Cibali Karakolu'nu koyuyoruz sahneye, sen de Muammer Ağabey'in rolünü oynuyorsun." dedi. "Tamam, geliyorum." dedim. Nedret Denizhan, yönetmen arkadaşımız, ben de daha önce onunla 3 oyunda birden beraber çalışmıştım. Ben her yönetmenle iyi çalışırım ama Nedret'le daha iyi anlaşırım; Nedret benim dizginlerimi serbest bırakır "Sen yap, biz daha sonra ayıklarız." der, Cibali Karakolu'nda da öyle oldu. Böylece 23 Ağustos'ta provaya başladık, Erhan müzikli olacak, dedi; Ali Otyam müziklerini bestelemeye başladı, danslar manslar, müzikler girdi işin içine. Erhan "Ben, 100. yıl münasebetiyle 8 Ekim'de 'prömiyer' derim. 8 Ekim'de bu oyun perde açacak, Cibali Karakolu yüz akımız." dedi. Hayda, nasıl yetişecek? İki de bir teksti düzeltiyoruz, 1951 yılında adapte edilmiş oyun Muammer Ağabey tarafından, içinde birtakım politik göndermeler, espriler var, şimdi yaparsak başımızın belaya girebileceği şeyler var; hangisi ayıklayalım, neresini düzeltelim filan diye düşünürken 15-20 gün dramaturji çalışması oldu. En sonunda ayaklanalım artık, birazını da ayakta hallederiz dedik. İki ayağımız bir pabuçta, oyunu harıl harıl çalışıyoruz; bir taraftan dans, bir taraftan tekst çalışmaları derken 8 Ekim'de perdeyi açtık.

 Şimdi Muammer Karaca'nın o zamanlar, 1951 yılında, Adnan Menderes hükumeti ile arası iyiydi, ona kimse ses çıkarmıyordu, politik göndermeler yapıyordu, bu sebeple ne oyunu yasaklandı ne takibata uğradı ne de başka bir şey. Bu oyunu 5000 temsil oynadı Muammer Ağabey, sonra Nejat Uygur Ağabey'imiz de oynadı ama o son perdeyi, karakol kısmını oynadı sadece, baştaki 2 perdeyi oynamadı. Neyse, ondan sonra hükumetler değişti, ihtilaller oldu Demirel hükumeti geldi. Demirel hükumeti sırasında da bu oyun oynanıyordu, onunla da başı belaya girmedi. Şimdi biz çok nazik bir dönem geçiriyoruz, onun için provalar sırasında biz çekince içindeydik kimse de bize bir şey demediği halde, çünkü oyun repertuardan çıkmış, yönetim kurulunda belediyeden de insanlar var, onlardan da geçmiş bazı espriler; kimse de Allah için bize "Bunu çıkarın" , "Burası sakıncalı" filan demedi. Sonra biz prömiyeri yaptık, oyuna başladık, baktık ki oyun uzun, üç buçuk saati geçiyor. Dedik ki biz 2. ve 3. perdeyi birleştirelim, arada da bazı safra sahneleri atalım ve attık.

-Bu bahsettiğiniz sahneler bu olay çıkaran sahneler mi? İşte vay efendim hayat kadını sahnesini çıkardılar, filan denilen sahneler mi?

-Evet, hayat kadını sahnesi de bunların arasındaydı, onu ayıklayamazdık yani, ama kimse bize hayat kadını sahnesi var, onu çıkartın, demedi. Zaten 3 dakikalık bir sahne o, orada da yani böyle erotik filan espriler yok, yanlış anlama üzerine kurulu 2-3 replikten oluşan bir sahneydi o. Oyunu kısaltmak babında çıkardık biz onu. Kimseden, ne belediyeden ne başka yerden, ne bana ne Erhan Yazıcıoğlu'na en ufak bir şey gelmedi. Bunun üzerine özel tiyatrolardan birtakım arkadaşlar yazılar yazdılar, Erhan'ı  yıprattılar, bozacının şahidi şıracıdır deyip beni de yıpratmaya kalktılar, bir şey değil geçti bitti. Ben onları yine saygıyla anıyorum, özel tiyatro yapmak bir şövalyeliktir bu ülkede.


-Tiyatronun yanında sinemada da çok güzel işlere imza attınız. Bunların arasında Tosun Paşa gibi Türk Sineması'nın klasiği niteliğindeki bir film de var. Bundan bahsedelim istiyorum biraz da.

-Şimdi Shakespeare'e borçluyuz her şeyi; çünkü Tosun Paşa'daki konu Romeo ve Juliet'tir. Yine orada da kız alınıyor, oğlan veriliyor; bir Osmanlı paşası olan Tosun Paşa'da tarihte varmış zaten, bunun üzerine kurulu bir film. Çok sıcak bir kadroyla, çok iyi bir yönetmenle; ki Kartal Tibet'in ilk rejisidir, rahmetli Ertem Eğilmez ağabeyimizin Kartal Tibet'e emanet ettiği bir rejidir, birlikte çok zor koşullar altında çalıştık. 35'lik film negatiflerinin karaborsa olduğu bir dönemde , şaşırmadan, sıcak provalarla, soğuk provalarla çektik; çünkü bu işin pardonu yoktu yani, tekrar geriye alalım filan olmuyordu, 35'lik döndüğü zaman iş bitiyordu. Türkiye'de bildiğin gibi sinema filmi imal edilmiyor, halen de öyle bir fabrika yok, dışarıdan ithal ediliyor. Biz de 30 kutuyla bu filmi bitirmek zorundaydık, öyle bir zorlu çalışma oldu. Allah'tan çok profesyonel bir kadroydu, yüzde sekseni tiyatrocuydu figüranlar hariç, böylece çalıştık ve Tosun Paşa da böylelikle tuttu ve bir klasik haline geldi.

-Son olarak şunu sormak istiyorum: Tiyatromuz adına yeni yetişen sanatçılarımızı, gençleri nasıl buluyorsunuz?

-Vallahi pırıl pırıl gençler yetiştiler, yetişiyorlar; akıllı, uslu ve mesleklerine yabancılaşmamaya gayret göstererek. Çünkü şöyle bir şey var: Kurtlar sofrası haline geldi artık, televizyon hiç doymayan bir alet, boyuna tüketiyor ve de tiyatrolarda maalesef, maateessüf, kadro yok. Ben her zaman söylüyorum, tiyatro ekmek parasını verir ama köfte parası için mutlaka yan işlerde çalışmak zorundayız.Eskiden radyoda çalışıyorduk, sonra seslendirmeler,dublajlar yapıyorduk, sonra diziler çıktı filan. Biz bunlara hep koşturmak zorundayız fakat asal görevimizi aksatmamak şartıyla. Şimdiki çocuklar da aynen 1965'te , 1970'te, 1980'de yaşadığımız sıkıntıların bir kısmını yaşıyorlar; fakat alan daha genişledi. Bu kurtlar sofrasında, yeteneği olanlar, bileğine güvenenler, birazda cerbezeli olanlar, girgin olanlar birtakım işler kaparak çalışıyorlar. Mesleklerine yabancılaşmadan, bir taraftan orada oynuyorlar ama bir taraftan da adam akıllı küçücük oda tiyatrolarında tiyatro yaparak bu konudaki uyuzlarını kaşıyorlar. Pırıl pırıl çocuklar, hepsi konservatuar mezunu, hepsi tiyatro kürsüsü mezunu, hepsi gayet saygılı, çoğuyla dizilerde birlikte oluyorum, usul erkan bilen, oturup kalkmasını bilen insanlar.

-Zihni Ağabey size çok teşekkür ederim bize vakit ayırıp böyle güzel bir sohbeti bizimle paylaştığınız için. Sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?

-Rica ederim. Ben Misak-ı Milli hudutları içinde, 81 ilimizde,Edirne'den Ardahan'a kadar, haftanın her gecesi olmasa da haftanın en az 3 gecesi bir perdenin ipinin çekilmesini, bir tiyatro eserinin oynanmasını istiyorum.


Bu güzel dileklerle beraber sonlandırdığımız röportajın ardından sizleri, röportajda da söz ettiğimiz, Lüküs Hayat operetinin Nazım Hikmet'in yazdığı düşünülen o meşhur şarkısıyla baş başa bırakıyoruz.




Röportaj: Salim ECE
Fotoğraflar: İrem TÜRKMEN

29 Mart 2015 Pazar

Tiyatro Duayeni Zihni Göktay ile Röportaj -1

  Aralık 1945'te İstanbul, Fatih'te doğan Zihni Göktay, usta-çırak ilişkisiyle yetişmiş, geleneksel Türk tiyatrosuyla kavrulmuş usta bir oyuncudur. Öğrencilik yıllarında amatör olarak başlayan tiyatro hayatını önce Eminönü Halkevi, Üniversite Gençlik Tiyatrosu gibi platformlara taşır; sonrasında ise Ankara'ya gelerek Meydan Sahnesi'nde oyunlar oynar. 1973'te İstanbul Şehir Tiyatrosu'na girer ve birçok oyunda yer aldıktan sonra 1984'te burada Lüküs Hayat oyununa başlar.Tuluatla zenginleştirdiği bu oyun, tam 28 sene boyunca tek koltuk boş kalmadan oynanır, bu aynı zamanda bir dünya rekoru sayılmaktadır. Tiyatronun yanında kariyerine birçok dublaj,sinema filmi ve dizi sığdırmış olan Göktay; 3 adet İsmail Dümbüllü ödülünün de sahibidir. Çoğumuz onu  Bizimkiler'in Muvaffak Hoca'sı, Cennet Mahallesi'nin Ethem'i ve son olarak Ulan İstanbul'un Servet Ağabeyi olarak hatırlıyoruz.

 Şehir Tiyatroları'nın 100. yılında tiyatromuzun böyle bir duayenini, Zihni Göktay'ı, es geçsek olmazdı. Röportaj talebimizi kendisine ilettiğimizde bizi hiç kırmadan kabul etti ve Kadıköy Haldun Taner sahnesinde çok samimi ve dolu dolu bir röportaj gerçekleştirdik. Takdiri tabii ki size bırakacağız fakat röportajı yaparken biz, tiyatronun gücüne, bir tiyatrocunun sanat aşkına ve tevazusuna şahit olduk; sahnede devleşen muhteşem oyununun ardındaki fedakarlıkları hissettik. O kadar dolu bir hayatla karşı karşıya kaldık ki sohbet ettiğimiz 2 saat röportajı tamamlamaya yetmedi. Yeni bir röportaj için sözleşip iki ayrı röportaj hâlinde yayınlamaya karar verdik. Birazdan okuyacağınız röportaj, büyük usta Zihni Göktay'ın  genellikle geçmiş yıllarına ve tiyatro aşkına dair olan ilk röportajımızdır.

-Çocukluk günlerinizde dahi tiyatroya bir eğiliminiz var.Evinizde Karagöz ve Hacivat tasvirleri alıp oynuyorsunuz. Nereden geliyor bu ilgi?

-Evet, onları bana hediye getirmişti babam Kapalıçarşı'dan.Hatta birinde kimse evde yokken bu tasvirleri oynatmak için mum yaktım, devrildi neredeyse evi yakacaktı filan.Böyleydi. Çünkü beni babam hiç maça götürmedi, sokakta top oynamama dahi izin vermediler. Tabii ben Fatih doğumluyum, orada sahalar filan yok,mahalle arasındayız. Aman düşersin, parke taşları var kolunu kırarsın, okuldan kalırsın filan diye düşünürlerdi. Onun için tiyatroya götürdü babam beni.Bu Darülbedayi'nin çocuk tiyatrosu vardı Ferih Egemen'in kurduğu, orada oyunlar izledim. Derken tiyatro ateşi düştü içime tabii.12 yaşlarıma gelince de büyük oyunlarına gitmeye başladım.Tabii ailece giderdik, babam tiyatroyu çok severdi. Ondan sonra işte ilkokul müsamerelerini de saymazsak Pertevniyal Lisesi'nin tiyatro kolunda çalıştım.Aynı zamanda Eminönü Halkevi'ne de katıldım lise birde.Zaten 3 sene sonra, 1964'te, mezun olunca profesyonel oldum. Hiç konservatuvara girmek gibi bir girişimim olmadı. Zaten ben o zaman da konservatuvara giriş sınavlarına karşıydım. Şu anda da, 2015'te, hâlâ karşıyım.

-Neden karşısınız?

-Şimdi şöyle; ben sizinle 10 dakika konuşursam sizin tiyatrocu olup olmayacağınızı anlarım. Bir heyecan meselesidir imtihan. 6 kişi oturur karşınızda, bunların çoğu öğretmen sınıfıdır.  Yani nazari bilgilere sahip olan, sahne üzerinde pek etkili olmayan insanlardır.Ondan sonra gelirler, sizin aktör veya aktris olup olamayacağınıza karar verirler. O gün modları nedir bilinmez; belki sinirlidirler, belki canları sıkkındır. Siz de eğrisi doğrusuna denk gelir o sırada girersiniz içeri. Moliere'den bir parça, Anton Çehov'dan bir parça; yahutta bir tane şiir Nazım Hikmet'ten veya Necip Fazıl'dan ,her neyse, ezberlemişsinizdir. Sana oradan bir mimik verirler. Karşında 6 kişi gözünü dikmiş sana bakıyor, sen orada oynamaya çalışıyorsun. Heyecanlanır insan, hayatı mahvolur, refüze olur böyle tam içerisinde bir aktör/aktrislik yumağı varken.  Bir de işin içine  "İşte bizim arkadaşın çocuğudur, çok güzel kuş taklidi yapıyor" diyen insanlar girer; gerçi bu işin torpili olmaz ama olmaya başladı artık, ezber bozuldu. Çok güzel de bir laf vardır bunun için: Neler geldi neler geçti felekten, un elerken deve geçti elekten.

 Mesela ben birisinin aktör veya aktris olup olmayacağını anlamak için onunla enine boyuna bir mülakat yaparım. Sosyolojik incelemelerini, günlük hayata dair görüşlerini , neden tiyatrocu olmak istediğini konuşurum; onların diksiyonuna, 28 harfle mi konuşuyor, "R"leri söylebiliyor mu filan diye bakarım. Sonra derim ki "Sen bir sene bizimle beraber olacaksın konservatuvar hazırlık sınıfında. Biz bir sene sonunda anlayacağız tiyatrocu olup olamayacağını." Eğer olursa buyrun 1. sınıftan başlayın derim. Yoksa jürinin karşısına geç dur, bana mı baktılar, ne yapacağım , heyecanlandım diye düşün filan olmaz öyle.


 Şimdi bir de şey var "Tiyatroya girsin bakalım hiçbir şey olamazsa dizi oyuncusu olur" diyen kadınlar görüyorum oğlunu/kızını tiyatroya sokmak isteyen. O zaman gitsin ajansa yazdırsın, nasılsa her gün AKM'nin önünden minibüsler kaldırıyorlar filmlere, dizilere. Orada bir şey olur veya olmaz, benim mesleğimi niye bulaştırıyorlar buna? Bu iş zordur, en kötü tiyatrocu bugün 20 senede yetişiyor. O bakımdan acımasızım yani, başka bakımdan çok hoşgörülüyümdür ama mesleğime tecavüz edilmesine asla göz yumamıyorum.

-Çok yanlış bir yaklaşım hakikaten. Maalesef aileler bazen böyle yanlış yönlendirmelerde bulunabiliyorlar.  Peki sizin aileniz nasıl bakıyordu tiyatroya olan ilginize?

-Babam önceden, ben tabii ona yetişmedim, amatör tiyatro yapıyormuş zaten.  Beni de sürekli tiyatrolara götürdü. Annemle o kadar gitmezdik ama babam muhakkak götürürdü beni. Tabii benim de oradan  kor düştü içime, tiyatro ateşiyle yanıp tutuşuyordum. Ailede de herkes; dayılarımın, amcalarımın çocukları vardı, işte biri röntgen mütehassısı olacak, biri uçak mühendisi olacak ODTÜ'yü kazanmış, biri biyolog olacak,biri avukat olacak, biri mimar/mühendis olacak. Benim de karne geliyor Pertevniyal Lisesi'nde hep 2-3'lerle dolu, edebiyat filan 10 sadece. Ailede başımın etini yiyorlardı; işte efendim senden bir şey olmayacak da doğru düzgün çalışamıyorsun da kendini vermiyorsun da ötekiler yani amcamın-dayımın benden büyük çocukları beni çalıştırsın filan. Benim de kafama girmiyor kardeşim. 80 tane piyes ezberledim hayatımda, orada 5 tane formül ezberleyemediğim için kalıyordum. Çünkü sevmediğim işi yapıyordum. Tiyatrocu olurken de ailemin gözünün önünde olmak istemedim. Babamın da başının etini yiyorlardı işte yeterince baskı yapamadınız filan diye. Amcamlar pek karışmadılar ama dayı taraflarım illa diş tabibi olmamı istiyorlardı. Bana o kadar çok baskı yaptılar ki... Halbuki demokratik bir ülkede insan; işini, eşini, aşını seçemiyorsa hiç yaşamasın daha iyi.

-Ailemin gözünün önünde olmak istemedim dediniz. Ankara'ya gittiniz değil mi? Bildiğim kadarıyla Meydan Sahnesi'nde de ilk baş rolünüzü oynadınız

- Evet. Pertevniyal Lisesi, Eminönü Halkevi, Milli Türk Talebe Birliği ve İstanbul Gençlik Tiyatrosu'ndan sonra Ankara Meydan Tiyatrosu'na geçtim.1973 yılında tiyatro kapanana kadar da kaldım. Orada Eşeğin Gölgesi oyununun provaları yapılıyordu. Ben provalara sonradan katıldım,onlar 1 hafta önce başlamışlardı.Bir tane küçük rolüm vardı bu oyunda. Bir genel prova sırasında, son hafta 3-4 tane genel prova yapıyoruz, bir ağabeyimiz vardı, inzibatlar geldiler onu götürdüler. Meğer asker kaçağıymış. Alıp götürünce de tabii 3 gün sonra piyes başlayacak, tiyatronun sahibi ve genel sanat yönetmeni Çetin Köroğlu beyefendi "Oğlum sen bu teksti al, öteki küçük rolleri bırak, Şaban rolünü ezberleyeceksin" dedi.Ama o zaman da zıpkın gibiyim, Grundig TK 146 teyp gibiyim, yani çok çabuk ezberliyorum.Onun için bana orada hafız diyorlardı. Bu teksti ezberleyişim de bir dramdır doğrusu. O sıralarda Ankara'ya yeni gitmişim daha bir hafta on gün olmuş. Hergele Meydanı'nda 5. sınıf bir otelde kalıyorum daha ev filan tutamadım. Cebimde 80 lira para vardı gelirken Ankara'ya, 15 lirası zaten otobüs biletiydi. O gece otele gittiğimde otel kâtibi beni içeri almadı,"Senin 90 lira borcun var, onu kapat öyle gir. Biz haftalık hesap kapatıyoruz" dedi. "Yok" dedim. "O zaman almıyorum seni içeri" dedi. Provadan çıkmışım, gecenin 11.30'unda, Ankara'nın ayazında kaldım ortalıkta. Akraba yok, tanıdık yok, tiyatroda kimseyle samimi değilim, herkes evine gitmiş ama ben kimsenin kapısını bilmiyorum. Aldım teksti , yürüye yürüye Ulus Meydanı'ndan Ankara Garı'na gittim. Orada, bekleme salonunda, ışıkların altında Eşeğin Gölgesi'nin Şaban rolüne bakıyorum. Saat 2'de her tarafı süpürmeye başladı hademeler bana da oranın görevlisi bekçi geldi "Burayı kapatıyoruz, sabah 5'e kadar kapalı kalacak.Bundan sonra gelen giden tren olmayacak" dedi. Ne yapacaksın? Peronda kaldım ben ayazda. O hava gazı lambalarının altında gide gele gide gele, ayaklarımı yere vurarak, ellerimi ovuşturarak tekste baktım. Sonra sabah Sıhhıye'ye, Meydan Sahnesi'ne gittim. Tiyatronun bulunduğu hanın çay ocağı açılmıştı, gittim biraz ıhlamur içtim. Bir taraftan tabii hüngür hüngür ağlıyorum.Tiyatronun büfecisi gördü Süleyman Bey "Ağlama evladım, avans iste tiyatro müdüründen, nasıl olsa  seni bu tiyatroya almışlar" dedi. "Peki" dedim. Sonra avansı aldık, rahmetli Erdinç Üstün ve Selçuk Uluergüven'le birlikte Kavaklıdere'de 500 liraya bir ev tuttuk. Öyle geçirdik.

-Şehir Tiyatroları'na ne zaman girdiniz?

-Temmuz 1973'te dilekçemi verdim. Ağustosa doğru, bir ay sonra, dilekçeme cevap geldi. Vasfi Rıza Zobu "25 lira yevmiyeli figüran kadromuz var. İsterseniz gelin, daha ileriki yıllarda stajyer kadroya geçirme imkânımız olabilir kendinizi gösterirseniz" dedi. Yani kadrolu değil yevmiyeli olarak başladım. Sahneye çıkıp performans gösterdiğim her gün için 25 lira yevmiye alıyordum. Ayda 20-25 gün oyun oynuyordum. Ailemin evinde kaldığım için de idare ediyordum. Öyle hiçbir zaman frapan bir yaşantı içinde olmadım.Çocukluğum II. Dünya Savaşı'nın sonunda geçtiği için hep yokluklarla büyümüştük zaten. Cebinizde para olsa da bir şeyler yoktu çünkü. Sayfalı nüfus kağıtları vardı, ona mühür vurulur, ona göre alınırdı. Onu da geri iade etmedim ben nüfus idaresine; hatıra olarak saklıyorum belki bir piyeste aksesuar olarak lazım olur diye.

-Daha önce de ifade ettiğiniz gibi konservatuvardan değil, usta-çırak kültüründen yetişmiş bir sanatçısınız. İsmail Dümbüllü, Muammer Karaca, Vasfi Rıza Zobu gibi ustalarla çalışma fırsatı buldunuz. Ne kattı bu size?

-Bunlar bana Türk tiyatrosundaki geleneksel yapı içinde, halk tiyatrosunu, vodvili öğrettiler. Bizim geleneksel tiyatromuz epik tiyatronun da temelini oluşturur aslında, yani Bertolt Brecht epik tiyatro yapıyor ama asıl epik tiyatro yapanlar bizimkilermiş, sonradan fark ettiler. Muammer Karaca bir epik oyuncu, İsmail Dümbüllü yabancılaştırma efektini en iyi kullanan bir halk sanatkârı.

 Tabii benim birlikte büyüdüğüm, aynı mahalleden olan arkadaşlarım da Savaş Dinçel, Müjdat Gezen, Erol Büyükburç, Suna Pekuysal, Metin Akpınar, Zeki Alasya,Kemal Sunal, Eşref Kolçak bunlar hep bizim mahalleden; Dersaadet'tendir. Biz oranın havasından mı suyundan mı bilmiyorum, geleneksele çok yatkınızdır.

-Bunu bilmiyordum. O zaman geçen sefer Toron Bey'e sorduğum soruyu size de sorayım: Tiyatroya, sanata gönül vermiş birçok sanatçı aynı mahallede yetişmişsiniz. Bunu neye bağlıyorsunuz?

-Etkileşim. Herhalde bizim zamanımızda başka bir eğlence yoktu. Zaten  ekonomik olarak çok iyi durumda olan ailelerden gelmedik hiçbirimiz. Öyle gazinolarda diskoteklere gidecek paramız da olmadığı için tiyatroya gidiyorduk ve de kendi aramızda amatör tiyatro yapıyorduk. Hepsi Eminönü Halkevi'ndeydi işte Zeki de Metin de. Savaş Dinçel mesela üniversite tiyatrosundan. Hatta Cüneyt Türel Türkiye Talebe Birliği Gençlik Tiyatrosu'ndan ağabeyim. İşte böyle o zamanın gençliği hep bir aradaydık biz. Bir de galiba biz Direklerarası'nda çok dolaştık, Türkiye'nin Broadway'i dediğim yer, her zaman sahne üzerinde de tekrarlıyorum. Darülbedayi'nin kurulduğu Letafet Apartmanı'nın da bulunduğu yer. Oradan çok geçtik biz, çünkü komik-i şehir Naşit Bey'in, Kel Hasan Efendi'nin tiyatroları orada; hepsi de Direklerarası'nda. Muhsin Bey'in Burhanettin Tepsi ile birlikte kurduğu Ferah Tiyatrosu da orada. Onun için, biz oraları çok çiğnediğimiz için toprağından, suyundan, havasından esinlendik.

-İyi ki de esinlenmişsiniz yoksa tiyatromuz,sinemamız hep yarım kalacakmış. Size İsmail Dümbüllü'yü sormak istiyorum. Üzerimde uğuru vardır, diyorsunuz.Anlatır mısınız onu?

-Evet var. Şimdi İsmail Dümbüllü'nün pişekârı Tevfik İnce amcamız , bizim Sarıgüzel'de, Fatih'te bizim evin karşısında oturuyordu. Pek ailece görüşmüyorduk ama Tevfik amca iri yarı, göbekli bir adam olduğu için, tabii o zaman da konfeksiyon denen bir şey yok,  babama ısmarlama pantolon diktirirdi. Bir gün de İsmail Dümbüllü ile birlikte  bizim dükkana gelmişler, oturuyorlarmış. Ben de liseden çıktığım zaman babamın dükkanına uğruyordum hep. O gün bir baktım İsmail Dümbüllü oturuyor dükkanda Tevfik İnce amcayla beraber.  Babam " İyi ki geldin Zihni, bak seni Gülhane Parkı'na götürdüğüm İsmail amcan bizde" dedi.Ben de gittim elini öptüm, heyecanlandım, sevindim filan. "Bizim mahdum da amatör tiyatro yapıyor" dedi babam. İsmail Dümbüllü'de benim başımı sıvazladı, sırtımı okşadı "Cenab-ı Hak benim gördüğüm uğurları senin de görmeni nasip etsin inşallah" dedi. Bana öyle bir el verdi yani. Ondan sonra birkaç kez de tesadüf halamın evine gittiğimde rastladım. Böyle birtakım rastlantılar oldu onunla. Her seferinde, yaz temsilleri olduğu zaman "Çekinme gel, söyle kapıya İsmail Amca'yı seyredeceğim diye sana duhuliye(giriş) bileti de kesmesinler, gel seyret" derdi.

-Peki, son olarak Şehir Tiyatroları'na tekrar dönmek istiyorum. Çünkü sizi sanatseverlere sevdiren, sanatınızı yücelten kurum orası oldu. Kadroya nasıl geçtiniz?

-Anlatayım. Vasfi Rıza Zobu beni yevmiyeli olarak aldı tiyatroya, sonra 1973'ün sonunda seçimler oldu ve Ahmet İsvan belediye başkanlığını kazandı. Ahmet İsvan, Vasfi Rıza Bey'i gayet kibar bir şekilde "Hocam siz iyice yoruldunuz, Muhsin Ertuğrul hocamız devralsın biraz" diyerek dinlenmeye aldı. Zaten 1914'ten beri Şehir Tiyatroları'nı idare eden 2 tane adam var bir tanesi Muhsin Ertuğrul diğeri Vasfi Rıza Zobu. Bundan sonra da kavgalı, halef-selef gibi değillerdi yani. Fikir, görüş ayrılığı vardı tabii. Vasfi Bey Osmanlı ve Tanzimat tiyatrosunu severdi; Muhsin Bey de Alman,Rus, İngiliz tiyatrolarını severdi. Ne mutlu bizlere ki bunların hepsini görme,öğrenme fırsatımız oldu. 1974'te Muhsin Bey gelince beni "Mutemet Ali Rıza Bey'in Yaşanmış Hayat Hikâyesi" adlı oyunda bir muhasebe müdür yardımcısı rolünde görmüş, gizli gizli seyredip beğenmiş.Beni bir cumartesi günü yanına çağırdı. "Seni seyrettim beğendim, bak buraya senin ismini de yazıyorum" dedi ve önündeki 16 kişilik stajyer listesinin altına bir 17. olarak da beni ilave etti.  O idare ettiği masa, Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu'nda hâlâ duruyor.

  Evet sevgili okurlar, röportajımızın ilk kısmını böylece tamamladık. İkinci kısım 28 sene aralıksız oynayan efsane Lüküs Hayat oyunu, ustanın tuluat sanatı ve bu sezon sahneye konulan Cibali Karakolu oyunuyla ilgili olacaktır.Şimdi sizi Servet Ağabey'in "Aşk"ı anlattığı videoyla baş başa bırakıyoruz.


Röportaj:Salim ECE
Fotoğraflar:Fatma YANAR